Konuğumuz Prof. Dr. Can Karadoğan ile dünyanın dört bir yanından doğa koruma alanındaki umut verici gelişmeleri müzik eşliğinde konuşuyor; Mozambik'te beyaz gergedanların dönüşünden Kaliforniya'da yeniden görülen kurtlara, İngiltere'de toparlanan kuş popülasyonlarından COP31 öncesi iklim ve sağlık gündemine uzanıyoruz.
Yasin Çağatay Seçkin: Günaydın. Apaçık Radyo'da bir başka doğa dedektifleri buluşmasında bir aradayız. Bugün kent ve doğa üzerine sohbet etmek ve ekolojik süreçlerin izinde yaptığımız yolculuğa eşlik etmek üzere kıymetli arkadaşım, müzisyen Prof. Dr. Can Karadoğan bizimle birlikte. Can ve ben 21. yüzyılda doğa korumanın karşı karşıya olduğu zorlukların farkındayız. Ama tüm bu zorluklara rağmen biyoçeşitlilik açısından zengin, dayanıklı ve sağlıklı bir dünyanın mümkün olduğuna da yürekten inanıyoruz. Umudu paylaşarak dünyanın dört bir yanındaki doğa savunucularını destekleyebilir, güçlendirebilir ve harekete geçirebiliriz. Bazı haberler yalnızca bilgi verir, bazıları ise insanın içinde bir şeyleri değiştirir. Her sabah dünyaya dair yüzlerce haber önümüze düşüyor. Kimi zaman savaşlar, kimi zaman seller, kuruyan nehirler, yanan ormanlar, sessizce yok olan canlılar. Bir süre sonra fark etmeden dünyayı yalnızca kayıplardan ibaret sanmaya başlıyoruz. Oysa doğa bize başka bir şey söylüyor. Israrla ve büyük bir sabırla söylemeye devam ediyor: "Ben hâlâ buradayım." Evet, yaşam sandığımızdan çok daha dirençli. Bir tohum yıllarca toprağın altında bekleyebilir. Bir nehir önüne çıkan kayaları aşmanın yolunu mutlaka bulur. Bir kuş yüzlerce kilometrelik göç yolunu hiç şaşırmadan yeniden bulabilir ve bazen yıllardır görülmeyen tek bir canlı bütün bilim dünyasına yeniden umut verebilir. Bu nedenle herkesin refah içinde yaşayabileceği sürdürülebilir bir geleceğe yönelik küresel çabayı teşvik etmek için dünyanın dört bir yanından korumacılık konusunda olumlu gelişmeleri ayda bir kez de olsa sizlerle paylaşmak ve bu haberleri müzikle zenginleştirmek istiyoruz.
Çünkü müzik, insanlık tarihi boyunca savaşlarda, salgınlarda, göçlerde, doğal afetlerde ve kişisel kayıplarda umudu koruyan en güçlü araçlardan biri olmuştur. Çünkü umut, geleceğe dair bir beklentiyse, müzik, o geleceği duygusal olarak bugüne taşıyabilen nadir deneyimlerden biridir. İnsanlık tarihine baktığımızda en zor zamanlarımızda önce müziğe sarıldığımızı görüyoruz. Bir asker cephede türkü söylemiş. Bir anne evlatlarını ninnilerle büyütmüş. Bir göçmen memleketini şarkılarında taşımış. Bir halk yasını ezgilere emanet etmiş. Çünkü müzik yalnızca ses değildir, hatırlamaktır, dayanmaktır, birlikte nefes almaktır. Henüz gerçekleşmemiş güzel bir geleceği bugünden hissedebilmektir. Ve elbette doğadaki her şeyin bir ritmi vardır. Rüzgarın, yağmurun, göç eden kuşların ve ağaçların. Ve tabii ki insan kalbinin. Hepsi aynı büyük orkestranın parçalarıdır. İşte bu yüzden bugün anlatacağımız her hikayeye müzik eşlik edecek.
Dünyanın dört bir yanında insanlar doğayı yalnızca korumuyor, onun yeniden nefes almasına yardımcı oluyor. Ve bu hikayelerin çoğu haber bültenlerinin ilk sayfasına hiç çıkmıyor. Belki de umut sessiz çalışmayı seviyor. Biz işte bu sessizliğe ses olmak, en azından kulak kabartmak istiyoruz. Başarabilirsek bundan sonra ayda bir kez Can'la birlikte olumlu haberleri bir müzikle harmanlayarak sizinle paylaşmak ve umutların peşine düşmek istiyoruz. Umarım bu sessizliği hep birlikte dinleyebiliriz. Ne dersin Can? Dinleyebilir miyiz?
Can Karadoğan: Kesinlikle dinleyebiliriz Çağatay. Bu ifaden çok doğru. Burada beni çok etkileyen şeyden bahsetmek isterim. Umut sessiz çalışmayı seviyor ve bir tohum gibi doğru zamanı bekliyor. Doğanın bana verdiği bir ilham da bu. Yani "ben hala buradayım" diyebilmek ve umudu yaşatmak. Hem doğayı ve doğayla barışık, farkındalık sahibi o insanı yaşatmak aslında hepimizin düsturu olmalı. Bu noktada bana güç veren bir şarkıyı çalmak istiyorum. Bizi aslında bazılarının "başını dik tut, bırakma" diyerek hatırlatması gerekiyor bazen. Bu şarkı sessizlikten yükselen büyük bir çığlık gibi. İngiliz sanatçı Ben Howard'ın 2011 tarihli Every Kingdom albümünden bir şarkıyla devam ediyoruz: Keep Your Head Up.
Y. Ç. S: Ben Howard'dan dinledik, Keep Your Head Up! Hadi gelin şimdi ilk haberimizle başlayalım. İlk haberimiz Mongabay'den. Mongabay, yerel gazetecilerden oluşan küresel bir ağ aracılığıyla dünyanın karşı karşıya olduğu durumu başarıyla ele alan bağımsız bir medya kuruluşu. Bilgi paylaşımının dünya çapında etkili eylemleri bilgilendirebileceğine ve ilham verebileceğine inanıyorsak, Mongabay bu konuda gerçekten çok çaba gösteren bir kuruluş. 12 Haziran tarihli haberinin başlığı şöyle: "Mozambik uzun yıllardır ilk kez beyaz gergedan üreme popülasyonunu oluşturdu." Anlaşılacağı üzere ilk rotamızı Afrika'nın güneydoğusuna çeviriyoruz. Mozambik'teyiz. Hint Okyanusu kıyısında uzun yıllar savaş yaşamış bir ülke. Savaşlar yalnızca insanları etkilemiyor. Toprağı, ormanları, nehirleri ve hayvanları da derinden etkiliyor. Ve bazen bir ülkenin sessizliği silahlar sustuktan sonra başlayabiliyor. İşte haberde geçen Mozambik'teki Zinave Ulusal Parkı da böyle bir yer. Bir zamanlar filler, antiloplar, leoparlar, gergedanlarla dolu olan bu park, iç savaşın etkisiyle yıllar içinde neredeyse sessiz bir hal almış. Korucular o günleri anlatırken ilginç bir ifade kullanıyorlar: "Duyabileceğiniz kadar az kuş vardı." Aslında ne kadar güçlü bir cümle. Bir ormanın sessizleşmesi belki de doğanın bize yazdığı en hüzünlü mektuplardan biri. Ama insanlar vazgeçmediler. Tam 10 yıl boyunca bilim insanları, koruma görevlileri ve yerel halk birlikte çalıştı. 2016'dan bu yana yeniden yerleştirilen türler arasında kritik tehlike altında olan siyah gergedan ve Selous zebrası, yine tehlike altındaki Afrika savan fili, hassas kategorisinde yer alan pars ve benekli sırtlanlar bulunuyor. Nihayet geçen ay da, aylar süren hazırlığın ardından 9 tane dişi beyaz gergedan yeniden Zinave'ye getirildi. Dokuz. İlk başta küçük bir sayı. Oysa programlarda konuştuğumuz konulardan biliyoruz ki doğanın matematiği biraz farklı işliyor. Çünkü bazen dokuz gergedan yüzlerce kuş demektir. Binlerce böcek, on binlerce tohum. Ve tabii ki gelecekte doğacak yüzlerce yeni gergedan. Yine hatırlayacağımız üzere gergedanlar yalnızca büyük memeliler değildir. Onlar aynı zamanda peyzaj mimarlarıdır. Her gün otlayarak kurumuş çayırları dengelerler, yangın riskini azaltırlar, küçük canlılara yaşam alanı açarlar ve başka türlerin nefes almasına yardımcı olurlar. Yani bir gergedanı koruduğunuzda aslında görünmeyen yüzlerce canlıyı da korumuş olursunuz. Zinave'deki koruma çalışmalarını yöneten ekipten Anthony Alexander'ın haberdeki bir cümlesi çok etkileyici: "10 yıl önce burada hayatın sesini duyamıyordunuz. Şimdi yeniden duyuyoruz." Belki de doğa bize sürekli aynı şeyi söylüyor: "Bana biraz zaman ver, ben yeniden başlayabilirim." Doğa aslında hiçbir zaman bizden mucize istemiyor. Sadece fırsat istiyor. Bu haberden de bu neticeyi çıkarmak çok kolay. Gelin bu noktada kısa bir müzik arası verelim ve sözü sevgili Can'a bırakalım.
C. K: Teşekkürler Çağatay. Bu gergedan haberini okurken içimde o kadar farklı duyguları yaşadım ki bunların hepsinin duygusunu bir şarkıyla anlatmak imkansız tabii. Bu noktada ben eve dönüş ve yeniden başlama duygusuna odaklanmayı öneriyorum. Yeniden başlayan her yaşamın ilk ihtiyacı kendini yeniden evinde hissedebileceği bir yer bulmaktır. Şimdi tam da bu duyguyu taşıyan bir parçaya kulak verelim. Amerikalı sanatçı Ben Cooper'ın tek kişilik projesi Radical Face'in 2007 tarihli Ghost albümünden bir şarkı. Welcome Home, Son, "Evine hoş geldin oğlum" diyelim.
Y. Ç. S: Ben Cooper'ın tek kişilik projesi Radical Face'ten dinledik: Welcome Home, Son. Şimdi ikinci haberimize geçelim. İkinci haberimiz Good News Network'ten. Good News Network 1997'den bu yana yaklaşık 30 yıldır dünyanın dört bir yanından olumlu haberleri derleyen, aslında iyi haberlerin hiç de az olmadığına, asıl sorunun bunların yayınlanmaması olduğuna inanan bir web sitesi. 9 Haziran'da yayınlanan haberlerinin başlığı şöyle: "Channel Islands'ta yapılan araştırmada 5 yıldan sonra ilk canlı beyaz deniz kulağı bulunması türlerin kurtarılmasına umut veriyor." Hemen söyleyeyim, beyaz deniz kulağı deniz salyangozları familyasından bir yumuşakça türü. Şimdi onu tanımak için Pasifik Okyanusu'ndayız, Kaliforniya açıklarında Channel Islands'ta. Yıllardır kartpostalları süsleyecek kadar güzel bu adaların altında sessizce bir arayış sürdürülüyordu. Aranan kayıp bir hazine falan değildi. Aranan neredeyse unutulmuş küçük bir deniz canlısıydı. Beyaz deniz kulağı. Bilinen adıyla "White Abalone", Latince adıyla Haliotis sorenseni. Belki de çoğumuz bu coğrafyada adını ilk kez duyuyoruz ama bilim insanları için o bütün bir ekosistemin sessiz kahramanlarından biri. Denizin dibinde yaşar, kayalara tutunur, yosunlarla beslenir ve bulunduğu kıyılardaki yaşam dengesine katkıda bulunur. Ne var ki aşırı avlanma, habitat kaybı, yosun yiyen deniz kestanelerinin kontrolsüz çoğalması ve değişen okyanus koşulları bu canlıyı neredeyse görünmez hale getirdi. Popülasyon %99 oranında azaldı. Düşünsenize, bir türün neredeyse tamamı yok oluyor ve yıllarca tek bir birey bile görünmüyor. Fakat bilim insanları yine de vazgeçmedi ve Wanted Alive: White Abalone adlı bir proje kapsamında yıllarca dalış yaptılar. Deniz tabanını santimetre santimetre taradılar. Nihayet bu yılın, 2026 yılının Mayıs ayında, projenin ortaklarından biri olan Aquarium of the Pacific'in dalgıçlarından Jamie Butler denizin dibinde küçük bir hareket fark etti. Önce emin olamadılar, yaklaştılar, kabuk uzunluğunu ölçtüler ve ardından bekledikleri haber geldi. Beş yıl sonra ilk kez canlı bir beyaz deniz kulağı bulunmuştu. İnsan ister istemez düşünüyor, bütün bu çaba tek bir canlı için miydi? Evet. Çünkü doğada bazen tek bir canlı bile geleceğin tamamını temsil edebilir. O birey hâlâ yaşamın sürdüğünün kanıtıdır. Belki yeni nesillerin başlangıcıdır. Araştırma ekibinde yer alan Channel Islands Ulusal Deniz Koruma Alanı'nın Eğitim ve Halkla İlişkiler Koordinatörü Julie Bursek, bu çalışmayı anlatırken çok güzel bir benzetme yapıyor: "Samanlıkta iğne aramak gibi." Ama bana kalırsa bundan daha fazlası. Bu, umudu aramak. Umut çoğu zaman ilk başta görünmeyebilir. Sabır ister, dikkat ister, inanmayı ister. Belki de doğa bize en çok bunu öğretiyor. En değerli şeyler belki de en sessiz olanlardır. Hadi gelin şimdi Can'la birlikte bu sessizliği müzikle zenginleştirelim.
C. K: Evet Çağatay, okyanus çoğu zaman sessiz görünüyor. Ama sessizlik yaşamın sona erdiği anlamına gelmiyor. Bazen en büyük umut, yıllardır görülmeyen tek bir canlının yeniden karşımıza çıkması, bu beyaz deniz kulağında olduğu gibi. Bu bağlamda sıradaki konuk grubumuz Modest Mouse'un 2004 tarihli albümünün uzun adı da aslında Doğa Dedektifi'nin misyonuna bir gönderme yapıyor sanki.
Y. Ç. S: Evet.
C. K:Good News for People Who Love Bad News. Yani bir mealini denersek "Kötü Haber Sevdalılarına İyi Haber" diyebiliriz. Bu uzun isimli albümden seçtiğimiz parça ise Ocean Breathes Salty. Parça da bize bunu hatırlatıyor. Doğa burada, okyanus bizden çok daha uzun uzun, tuzlu bir nefes alıp veriyor. Biz sadece o nefesin yeniden duyulduğu ana tanıklık ediyoruz. Dinleyelim.
Y. Ç. S: Modest Mouse'tan dinledik: Ocean Breathes Salty. Bugünkü üçüncü haberimiz ise Inside Ecology'den. Inside Ecology; ekoloji, iklim ve sürdürülebilirlik konularında haber, analiz ve uzman görüşlerini yayınlayan önde gelen platformlardan biri. Inside Ecology'de yayınlanan haberin başlığı ise şöyle: "Kraliyet Kuşları Koruma Derneği sorumluluğundaki doğa rezervlerinde funda ötleyenleri için rekor bir yıl." Şimdi bu haberle anlayacağınız gibi dünyanın başka bir köşesine gidiyoruz. Bu kez Afrika'dan ve Pasifik Okyanusu'ndan ayrılıyoruz. Rotamız İngiltere'nin fundalıkları. İngiltere'nin güneyindeki fundalık alanlarda yaşayan küçük bir kuş var. Funda ötleyeni. Dartford Warbler diye biliniyor. Latince ismi de Curruca undata. Boyu bir insanın avucuna sığacak kadar küçük. Ama hikayesi bir ülkenin doğayla kurduğu ilişkinin özeti gibi. 1960'lı yıllarda neredeyse tamamen yok oluyordu. Soğuk geçen kışlar, habitat kaybı, fundalıkların tarım ve ormancılık için yok edilmesi hep buna sebep olmuştu. Derken geriye sadece birkaç çift kaldı. Belki de o günlerde biri çıkıp "Artık çok geç" deseydi kimse ona itiraz etmeyecekti. Ama bazı insanlar başka bir cümle kurdular: "Bir deneyelim." Genellikle dikenli çalıların tepesine konmuş halde cızırtılı bir şarkı söyleyen küçük ve karizmatik bir kuş olan funda ötleyeni, Güney İngiltere'deki alçak arazideki fundalık alanlarda yaşar. Gri-kahverengi renkte olan bu kuşların belirgin kırmızı göz halkası, kızıl-kahverengi göğsü ve uzun bir kuyruğu vardır. Funda ötleyenleri soğuk ve sert kış hava koşullarına karşı özellikle hassastırlar. Ve yere yuva yapan bir tür olarak hayati önem taşıyan besin, barınak ve koruma için olgun fundalık alanlarındaki yoğun dikenli çalılara büyük ölçüde bağımlıdırlar. Bu nedenle çalışmalar sırasında fundalıklar yeniden oluşturuldu. İstilacı ağaçlar alandan kaldırıldı. Çalılar geri getirildi. Gönüllüler bu işler için yıllarca çalıştı ve nihayet bu yıl araştırmacılar tarihin en yüksek sayısına ulaştı: 264 çift. Sayıdan daha önemli olan ise şu: Yıllar önce sessiz kalan fundalıklar bugün yeniden kuş sesleriyle dolu. Funda ötleyenleri Kraliyet Kuşları Koruma Derneği sorumluluğundaki 14 farklı doğa koruma alanında kaydedilmiş durumda. Bunlardan Arne Doğa Koruma Alanı'nda 97 çiftin görülmesi bu alan için bir rekor olarak kayda geçmiş durumda. Güneybatı İngiltere'de Dorset'te bulunan Arne Doğa Koruma Alanı'nın kıdemli saha müdürü Peter Robertson haberde şöyle diyor: "Yaz aylarında fundalık alanları ziyaret ettiğinizde her yerden funda ötleyenlerinin şarkıları duyulur. Bu sesleri duyabilmek tüm bu emeklerin karşılığını aldığımızın en güzel kanıtıdır. Funda ötleyeni gibi türlerin sayılarının korunmasına ve artırılmasına yardımcı olmak, nüfus düşüşlerini tersine çevirmek çok tatmin edici bir deneyim." Ne güzel cümleler. Gerçekten de bir ekosistemin iyileştiğini gösteren en güvenilir ölçütlerden biri yeniden duyulmaya başlayan şarkılardır. Evet Can, ne diyorsun?
C. K: Kesinlikle katılıyorum Çağatay. Sesle ilgili zaten hep hassas olmak gerekiyor. Bir ekosistemin veya bir topluluğun iyileştiğini bazen önce gözümüz değil kulağımız fark ediyor. "Burası cıvıl cıvıl" diyoruz mesela. Uzun süre sessiz kalan fundalıklar ya da sokaklar yeniden kuş sesleriyle veya coşkulu insan sesleriyle dolduğunda aslında yalnızca bir tür değil, bütün bir yaşam ağı geri dönmeye başlamıştır. Şimdi dinleyeceğimiz parçada da kuş doğrudan bir hayvanın değil, dönüşümün, kırılganlığın ve yeniden var olabilmenin simgesi olarak sunulmuş. Antony and the Johnsons'ın, yani yeni adıyla Anohni'nin 2005 tarihli I Am a Bird Now albümünden dinleyelim: Bird Gerhl.
Y. Ç. S: Evet, Anohni'den dinledik. Bir sonraki haberimiz ise Yeşilhat'tan. Yeşilhat, iklim değişikliği ve çevre sorunlarına yönelik toplumsal farkındalığı artırmak amacıyla Anadolu Ajansı'nda oluşturulan genç bir birim. Haberlerinde küresel ısınma, iklim değişikliği, tarım ve çevre kirliliği başta olmak üzere iklim ve çevre sorunlarını ortaya koymanın yanı sıra çözüm önerileri sunmayı, bu kapsamda hem bireysel farkındalık yaratmayı hem de ilgili kurum ve kuruluşları çözüm odaklı düşünmeye sevk ederek harekete geçirmeyi sağlamayı öncelikli hedef olarak belirlemiş durumda olan bir oluşum. 21 Haziran'da Yeşilhat'ta yer verilen haberin başlığı ise şöyle: "Dünya Sağlık Örgütü: İklim krizi ve insan sağlığı ilişkisinin COP31'de daha güçlü bir şekilde ele alınması bekleniyor." Habere göre geçtiğimiz günlerde Dünya Sağlık Örgütü'nün bir önceki Türkiye temsilcisi ve ofis başkanı Dr. Tasnim Atatrah dikkat çekici bir açıklama yaptı. Bu yıl ülkemizde gerçekleştirilecek COP31 zirvesinin iklim ve insan sağlığını birlikte düşünmek için önemli bir fırsat olacağını söyledi. Umarım olur. Bizim de ümidimiz bu yönde. Yıllarca çevreyi ayrı konuştuk, sağlığı ayrı, tarımı ayrı, şehirleri ayrı. Oysa doğa hiçbir zaman bunları birbirinden ayırmadı. Bir orman yandığında sadece ağaçlar kaybolmuyordu; temiz hava azalıyor, su döngüsü değişiyor, tarım faaliyetleri zarar görüyor, insan psikolojisi etkileniyor, hastaneler daha fazla yük taşıyor, çocuklar daha sıcak şehirlerde büyüyor. Atatrah da bu noktaların tamamına dikkat çekiyor ve Antalya'nın iklim ve sağlık arasındaki küresel tartışmayı daha da görünür kılmak açısından son derece değerli bir coğrafya olduğunu şu sözlerle ifade ediyor: "Akdeniz bölgesi yükselen sıcaklıklar, su stresi, orman yangınları ve çevresel sorunlar gibi iklim kaynaklı baskılardan giderek daha fazla etkileniyor. Aynı zamanda Antalya, sağlıklı çevrelerin, sürdürülebilir kalkınmanın ve dayanıklılığın önemini de yansıtıyor. Bu nedenle Antalya'nın ev sahipliği yapması, iklim eyleminin özünde insanları, sağlığı ve toplumların geleceğini korumaya yönelik olduğu yönündeki temel mesajı güçlendirebilir. COP31'in Türkiye'de yapılması, iklimle ilgili çalışmaların; sağlık, su güvenliği ve iklim krizine karşı savunmasız insanların korunması gibi konularla birlikte ele alınmasına yardımcı olacaktır. Türkiye'nin tecrübesi, dünyada daha insani ve kapsayıcı iklim politikalarına katkı sağlayabilir," diyor Atatrah. Bu haberin ardından şimdi bir doktor düşünün, kapınıza geliyor, size şöyle diyor: "Kalbinizi korumak istiyorsanız şu ormanı kesmeyin." İlk duyduğunuzda garip geliyor. Ama bilim tam olarak bunu söylüyor artık. Çünkü orman yalnızca oksijen üretmiyor; sıcaklığı düşürüyor, su döngüsünü koruyor, hava kirliliğini azaltıyor, stresi dengeliyor. Hatta bir önceki haftadan Derya Akdeniz Durmaz'la yaptığımız sohbeti hatırlayalım. Yapılan araştırmalar doğayı gören hastaların daha hızlı iyileştiğini gösteriyor. Aslında ne kadar ilginç. Yıllardır doğayı korumaya çalışıyoruz. Aslında belli ki doğa bütün bu zaman boyunca bizi koruyormuş. Hadi Can, şimdi söz müzikte.
C. K: Evet Çağatay, bu çok etkileyici gerçekten böyle görünce bu dengeyi. Ormanların bizi koruması ve dünyamızın nefes ihtiyacını karşılaması son derece bir anne gibi çocuklarına sahip çıkmasına benziyor aslında. Biz onların çocuklarıyız gibi doğanın. Birçok sanatçı da bu nefes imgesini kendine özgü bir şekilde ele almış. Bunun en güzel ve vurucu örneklerinden birini dinlemeyi öneriyorum şimdi. İngiliz sanatçı Kate Bush 1980 tarihli Never for Ever albümünde zamanın ruhunu yakalamayı başarmış. Bu albümden çalacağımız parça yalnızca nefes almayı değil, yaşanabilir bir dünyada nefes almayı sorguluyor. Kate Bush bu şarkıyı aslında Soğuk Savaş'ın nükleer kaygıları içinde yazmış. İçindeki ses tasarımı, örneğin duyacağınız radyo anons sesi de bu kaygı hissini pekiştiren unsurlar. Ama bugün dinlediğimizde sözler yalnızca savaşı değil, iklim krizini, temiz havayı ve geleceğe bırakacağımız dünyayı da düşündürüyor. Çünkü ilk nefes ancak dünyada nefes alabiliyorsa gerçekten bir umut taşıyor. Şimdi Kate Bush'tan dinliyoruz: Breathing.
Y. Ç. S: Evet, Kate Bush'tan dinledik, Breathing. Bugün dört kıta dolaştık. Afrika, Amerika, Avrupa ve Asya. Ve şimdi şunu biliyoruz, doğa yalnızca hayvanlardan ya da yalnızca bitkilerden ibaret değil. Doğa aslında bizim evimiz. Peki bu evi kim koruyor? Kimler yıllarını, bazen hayatlarını tek bir kuş, tek bir kurt, tek bir ağaç için adıyor? Şimdi sıradaki habere geçmeden önce size üç genç insanın hikayesini anlatacağım. Aslında onların amacı yeni bir çevre hareketi kurmak değildi. Sadece bir baykuşu kurtarmaya çalışıyorlardı. 1989 yılı. Amerika'nın New Mexico eyaleti. Üç genç biyolog. Ormancılık çalışmaları sırasında yaşlı bir ağacın içinde çok nadir görülen bir baykuş yuvası buluyorlar. Tam sevineceklerken başka bir haber geliyor: O ağacın da içinde bulunduğu orman birkaç hafta sonra kesilecek. Hep diyoruz ya bazen insanların hayatını değiştiren anlar çok sessiz gelir. Onlar da o gün iki seçenekle karşı karşıya kalmışlardı. Ya başlarını çevirip yollarına devam edeceklerdi, ya da hayır diyeceklerdi. İkinci yolu seçtiler, basına gittiler, rapor hazırladılar, hukuk mücadelesi başlattılar ve o yaşlı ağaç kesilmedi. Belki hikaye burada bitebilirdi ama bitmedi. Çünkü bazen bir ağacı kurtarmaya çalışırken bir hareket doğar. Bugün dünyanın en etkili doğa koruma kuruluşlarından biri olan Center for Biological Diversity, yani Biyolojik Çeşitlilik Merkezi, New Mexico'daki Gila vahşi doğa alanının asırlık Ponderosa çamlarının gölgesinde işte o gün doğdu. Ve devamında yaşadıkları kamu arazilerinde sığır otlatma suistimallerine karşı mücadele verdiler. Güneybatı söğüt sinekkapanı gibi kuş türlerinin korunması için yüzlerce kilometre uzunluğundaki hassas çöl akarsularından ineklerin uzaklaştırılmasına yönelik kararlar alınmasını sağladılar. Çakırkuşları ve baykuşları korumaya yönelik kampanyalarıyla Arizona ve New Mexico'daki büyük kereste işletmelerini kapattılar. Ve kurak güneybatının tarihi kamu arazilerindeki büyük ölçekli endüstriyel ağaç kesimine son verdiler. Görüldüğü gibi büyük değişimler neredeyse hiçbir zaman büyük bir başlangıçla başlamıyor. Üç genç bir baykuş yuvasını koruyor ve dünya yavaş yavaş değişmeye başlıyor. İşte son haberimiz bu üç gencin kurduğu Center for Biological Diversity'den, yani Biyolojik Çeşitlilik Merkezi'nden. Şimdi size bir kurttan söz edeceğiz bu haberde. Bilim insanlarının ona verdiği isim OR7. Haberin başlığı ise "Batı Kıyısındaki Kurtlar". Aralık 2011'de Oregon'dan gelen ve radyo vericili bir tasma takılı olan 2,5 yaşındaki OR7, Kaliforniya'ya ulaştığında bazı county komisyonerleri kurtların görür görmez vurulması gerektiğini söylemişlerdi. Center for Biological Diversity bu konuda da devreye girdi. Kurtların Tehlike Altındaki Türler Yasası kapsamında korunmasını talep etti ve 2014 yılında Kaliforniya Balık ve Av Komisyonu bu talebi kabul etti. Bu zafer gerçekten son derece zamanında gelmiş bir zaferdi. Çünkü tam bir yıl sonra Kaliforniya'da bilinen ilk kurt ailesi olan Shasta sürüsünün varlığı eyalette teyit edildi ve sonraki yıllarda daha fazla sürü oluştu. Bu gelişmelerin ardından insanlar OR7'yi başka bir adla tanımaya başladı: Journey. Yani "Yolculuk". Gerçekten de ne güzel bir isim. Çünkü gerçekten de yolculuk yaptı. Binlerce kilometre dağları, ormanları, nehirleri ve otoyolları geçti. Ve tam 87 yıl sonra Kaliforniya'ya geri dönen ilk yabani kurt oldu. Yaklaşık 15 ay boyunca Kuzey Kaliforniya'daki 7 farklı county'yi keşfettikten sonra Mart 2013'te Oregon'a geri döndü. Ancak o yıl ve ertesi yıl Kaliforniya'ya birkaç kez daha geri geldi ve Kaliforniya'yı yaşam alanına açıkça dahil etti. Toplamda 7000 km'den fazla yol kat ederek Journey lakabını tam anlamıyla hak etti. 2014 yılında Oregon Balık ve Yaban Hayatı Departmanı, iki yıldan fazla bir süre boyunca Kaliforniya'yı yaşam alanının bir parçası haline getiren ancak daha sonra Oregon'a geri dönen OR7 adlı kurdun Güneybatı Oregon'da bir eş bulduğunu ve yavrulara babalık yaptığını duyurdu. Böylece 70 yılı aşkın süredir Batı Oregon'da bilinen ilk kurt ailesi olan Rogue sürüsü kuruldu. OR7 ve eşi OR94, 2014'ten 2018'e kadar her yıl yavru dünyaya getirdi ve bu yavrulardan en az dördü Kaliforniya'ya ulaştı. OR7, 2019 sonbaharından beri görülmediği için o tarihten beri öldüğü varsayılıyor. 2020'nin başlarında ise uzun süredir birlikte olduğu eşi OR94, doğal nedenlerle ölü bulunmuştu. Son yıllarda Oregon'un batısındaki çeşitli county'lerde başka kurt ailelerinin varlığı da teyit edildi. Habere göre Mayıs 2025 itibariyle Kaliforniya'da 10 adet teyit edilmiş kurt sürüsü bulunuyor. Örneğin Yowlumni sürüsü Tulare County'nin güneyinde yaşıyor ve bu sürünün üreme dişisi OR7'nin doğrudan torunu. Torun, Dev Sekoya Ulusal Anıtı ile Tule River Kabilesi topraklarının yakınında güvenli bir bölge kurmak için diğer Kaliforniya sürülerinden yaklaşık 500 km güneye seyahat etmiş. Anlayacağınız gibi torun, yolculuk konusunda dedesi OR7'nin Kaliforniya'daki mirasını yaşatmaya devam ediyor. Bunları dinledikten sonra bir düşünsenize. Bir hayvan sadece yürüyerek bir ülkenin çevre politikalarını değiştirebiliyor. OR7 elbette yalnız değildi. Onun ardından başka kurtlar geldi, yeni sürüler oluştu, yeni yavrular doğdu. Ve insanlar uzun yıllar sonra ilk kez şu soruyu sormaya başladılar: "Acaba onlarla birlikte yaşamayı yeniden öğrenebilir miyiz?" İnsan gerçekten ilginç bir canlı. Tanımadığı şeyden korkuyor, korktuğu şeyi uzaklaştırıyor, sonra onun eksikliğini fark ediyor. Kurtlar daha önceki pek çok programda konuştuğumuz üzere pek çok coğrafyada yıllardır yok edildi. Çünkü çiftlik hayvanlarına zarar verecekleri düşünülüyordu. Çünkü insanlar için bir tehdit oldukları kabul ediliyordu. Hayvancılık sektörünü memnun etmek amacıyla uzun yıllar boyunca süren yok etme programları 1800'lerin sonu ve 1900'lerin başında kurtları Amerika'nın batı kıyısı eyaletlerinden tamamen sürmüştü. Son vahşi kurt 1924 yılında Kaliforniya'da Lassen County'de tuzağa düşürülerek vuruldu ve kayıtlara son vahşi kurt olarak kaydedildi. Washington'daki son üreyen kurtlar 1930'larda ortadan kaldırıldı. Oregon'daki son kurt ise 1947 yılında yine ödül karşılığında öldürüldü. Ama onlar gidince ormanların dengesi de bozuldu. Doğa bize gerçekten çok ilginç bir ders veriyor. Bir canlıyı yalnızca kendisi olarak değerlendiremezsiniz. Çünkü hiçbir canlı kendisi kadar değildir. Hepsi başka hayatların taşıyıcısıdır. Şimdi küçük bir hayal kurun. Sabah erkenden bir ormanda yürüyorsunuz. Hiç kurt görmüyorsunuz. Belki hiçbir zaman da görmeyeceksiniz. Ama onun orada olduğunu biliyorsunuz. İşte bazen bilmek görmekten daha güçlüdür. Çünkü bir kurdun varlığı o ormanın hala sağlıklı olduğunun bir göstergesidir.
C. K: Evet, çok doğru Çağatay. Önyargılı bakışlarımız ve tek boyutlu değerlendirmeler hayatta bütünsel bakışımızı da engelleyen kötü özelliklerimiz. Bu haberi dinlerken yıllar önce yazdığım Kurtlar Üstüne geldi aklıma. Doğrusu şarkı doğrudan kurtları anlatmıyor. Daha çok insanın içindeki korkuları ve yüzleşmeleri anlatıyor. Ama bugün Kurt OR7'nin hikayesini dinledikten sonra fark ediyorum ki belki de en çok değiştirmemiz gereken şey doğa değil, ona bakışımız. 2017 tarihli Kahraman Gölgeler albümümden çalalım: Kurtlar Üstüne.
Y. Ç. S: Çok teşekkür ederiz Can. Gerçekten keyifle dinledik. Can Karadoğan'dan dinledik, Kurtlar Üstüne.
C. K: Teşekkür ederim Çağatay.
Y. Ç. S: Bugün birlikte çok uzaklara gittik. Mozambik'e, Kaliforniya kıyılarına, İngiltere fundalıklarına, Antalya'ya ve Amerika'nın ormanlarına. Ve fark ettik ki aslında hepsi aynı hikayeyi anlatıyor. Yaşam fırsat bulduğunda yeniden filizleniyor. Peki bütün bunlardan bize kalan ne? Bundan yaklaşık bir saat önce bu programa başlarken size şunu söylemiştik: Bazı haberler insanın içinde bir şeyi değiştirir. Şimdi programın sonuna geldik ve umarım içinizde küçük de olsa bir şey değişmiştir. Çünkü bugün konuştuğumuz hiçbir hikaye mucize değildi. Hepsi insan emeğiydi, bilim insanlarının sabrıydı, korucuların alın teriydi, gönüllülerin zamanıydı. Belki de biyolojik çeşitliliğimiz dediğimiz şey sadece milyonlarca canlı türü değildir. Aynı zamanda milyonlarca umut biçimidir. Bir gergedanın yürüyüşü, bir balığın dönüşü, bir kuşun sabah şarkısı, bir kurdun yolculuğu ve belki şu anda bizi dinleyen doğa dedektiflerinin içinde yeşeren küçük bir düşünce. Hepsi aynı yaşam ağının parçaları. Çünkü umut bir duygu değildir, bir eylemdir. Her fidan dikildiğinde yeniden doğar. Her nehir temizlendiğinde biraz daha büyür. Her çocuk bir kuşun adını öğrendiğinde çoğalır. Ve her güzel hikaye anlatıldığında başka bir insana geçer. Bu yüzden bugün buradan ayrılırken size kötü haberleri unutmanızı söylemiyoruz. Hayır, onları bilmeye devam edeceğiz. Çünkü gerçeklerden kaçamayız. Ama gerçeklerin yalnızca karanlık tarafına bakmayacağız. Çünkü dünyanın dört bir yanında sessiz insanlar, sessiz kahramanlar, sessiz başarılar her gün geleceği yeniden kuruyor. Ve belki de umut tam olarak budur, gürültü yapmadan hayatı değiştirmeye devam etmek. Bugün bize, sevgili Prof. Dr. Can Karadoğan'a ve bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bir sonraki programda dünyanın başka köşelerinde filizlenen yeni umut hikayelerinde yeniden buluşuncaya kadar, doğanın sesini dinlemeyi ve umudu paylaşmayı unutmayın. Her birimizin birer doğa dedektifi olduğunu akıldan çıkarmadığımız bir hafta olsun. Haftaya görüşmek ümidiyle, hoşça kalın.


