Kapitalizm, İklim Krizi ve Eko-sosyalizm

-
Aa
+
a
a
a

Onarım Çağı'nda Suda Sim Meriç ve Tuna Emren yeryüzünü onarmanın imkânlarını konuşmaya devam ediyor. Bu hafta William Robinson, Güney Işıkara ve Patrick Mokre'nin yeni kitaplarından hareketle kapitalizmin ekolojik sınırlarını, iklim krizini, “metabolik kayma”yı ve eko-sosyalist dönüşüm tartışmalarını ele alıyorlar.

""
Kapitalizm, İklim Krizi ve Eko-sosyalizm
 

Kapitalizm, İklim Krizi ve Eko-sosyalizm

podcast servisi: iTunes / RSS

Tuna Emren: Yeryüzünü onarmanın imkânlarını konuştuğumuz Onarım Çağı'na hoş geldiniz. Ben Tuna Emren.

Suda Sim Meriç: Ben Suda Sim Meriç.

T. E:Bu hafta Özdeş Özbay bizimle değil, programı iki kişi sunuyoruz.

S. S. M: Bugün iki kişi olmanın getirisiyle programımızı iki önemli kitaba ayırdık. Başlangıcı da yine iki büyük fizikçiyle yapalım dedik.

T. E:İkilerden.

S. S. M:İkilerden gidiyoruz. İkiliğe inanıyoruz. Bahsedeceğimiz ilk fizikçi, elektriğe dayalı uygarlığımızı bir anlamda kendisine borçlu olduğumuz İngiliz fizikçi Michael Faraday. Sadece modern dünyanın altyapısını kurmakla kalmayan Faraday felsefesiyle ve fikirleriyle kurduğu dünyanın büyük zihinlerine de ilham olan birinin Cesur Yeni Dünya yazarı Aldous Huxley kendisi hakkında "Her daim doğrunun arayışında bir insandı. Shakespeare olabilseydim bile Faraday olmayı seçerdim." diye yazıyor ki Onarım Çağı programcıları olarak bilimkurgu hayranları olduğumuzu düşününce bizim için mühimdir kendisinin sözleri.

T. E: Her ikisi de çok mühimdir.

S. S. M:Her ikisi de çok mühimdir.

T. E:Hem Faraday hem Huxley.

S. S. M:Kalbimizde farklı yerlere sahip. Faraday elektrik üzerine çalışmalarını anlattı. Dönemin Maliye Bakanı William Gladstone tarafından şu soru soruluyor ona: Elektriğin uygulamada ne yararı var? Faraday ona gayet iğneleyici bir üslupla yanıt veriyor: Yakında onu da vergilendirebileceğinize kesin gözüyle bakabilirsiniz. Hakikaten de modern yaşamın temel altyapısı niteliğindeki elektrik bugün gerçekten vergilendirilen bir meta durumunda. Isınmadan haberleşmeye, sağlıktan eğitime, gündelik hayatın neredeyse tamamı elektriğe dayanıyor şu anda. İşte tam da bu nedenle elektriği bir lüks tüketim malı gibi göremeyiz. Temel bir kamusal hak olarak değerlendirmek zorundayız çünkü başka bir şekilde yaşamımız şu an günümüz koşullarıyla çok mümkün değil. İçinde bulunduğumuz modern uygarlık süreci elektrik üzerinden dönüyor. Tıpkı temiz suya ya da temel sağlık hizmetlerine erişim gibi elektrik erişiminin de piyasanın kâr mantığına bırakılmaması gerekiyor. Üstelik iklim krizinden çıkışın yolu da büyük ölçüde elektrifikasyondan geçiyorken bu çok daha önemli. Fosil yakıtları terk ederken elektrik fiyatlarını artıran değil, erişilebilir ve kamusal bir hizmet hâline getiren bir sistem kurmak zorundayız şu anda.

T. E:Kesinlikle. İki büyük fizikçiyle başlayalım demiştik. O zaman ikincisine geçelim. O da Faraday'ın açtığı yoldan ilerleyen İskoçyalı fizikçi James Clerk Maxwell. Maxwell de günümüz elektrik motorlarını çalıştıran denklemleri kurmuştu. Nitekim bu yayını size radyo dalgaları üzerinden ulaştırabiliyor olmamızı yine onun elektromanyetizma denklemlerine borçluyuz. İnsanlığın gelişimini böyle büyük dehaların denklemleri üzerine kurduk ama modern uygarlığı maalesef fosil yakıtlarla büyüttük. İşte bugün yaşadığımız iklim krizinin temelinde de aslında bu tercih yatıyor. Astrobiyolojinin öncülerinden, Carl Sagan'ın sözleriyle özetleyecek olursak... Fosil yakıtlarla sanayileşmiş bir uygarlık adeta bir bubi tuzağı. Milyarlarca ve Milyarlarca adlı kitabında yazıyordu bu satırları Sagan. Ayrıca aynı kitapta fosil yakıt sektörü için şöyle diyordu: Yakın tarih boyunca savaşlara sebep olmuş, sanayiyi kendisine bağımlı kılmış bir sektör bu. Üzerinden trilyonlar dönüyor. Miktarı sınırlı, bedeli yüksek. Gerçekten de fosil yakıtların bedelini yalnızca ekonomi değil; toplumlar, ekosistemler ve hatta gelecek kuşaklar da ödüyor. Kapitalizmin sürekli büyüme ihtiyacı ise bu tabloyu biraz daha ağırlaştırıyor. Biraz daha değil, daha da ağırlaştırıyor. Bir hayli ağırlaştırıyor diyelim hatta. Ziyadesiyle. Ziyadesiyle ağırlaştırıyor. Çünkü sınırlı bir gezegende sonsuz büyümeye dayalı bir sistemden bahsediyoruz kapitalizm derken. Hem doğal kaynakları tükenmez varsaydığı ve hem de insan emeğini sınırsızca tüketilebilecek bir kaynak gibi gördüğü için her ikisini de yani hem insanı, toplumları hem de doğayı kırılma noktasına kadar zorluyor. Onarım Çağı'nda bugün tam da buradan hareketle iki değerli kitabı gündeme getirmek istedik. Birincisi, Amerikalı Sosyoloji Profesörü William Robinson'ın Epochal Crisis -doğru okumaya çalıştım- adlı kitabı. Türkçe'ye çevirecek olursak kabaca Çağsal Kriz: Küresel Kapitalizmin Tükenişi. İkincisi ise bir Türk yazarı var. Eş yazarlı bir kitap. Güney Işıkara ve Patrick Mokre'nin Marx's Theory of Value at the Frontiers adlı çalışması. Yine bunu da kabaca çevirecek olursak, çünkü her iki kitap da henüz Türkçe'ye çevrilmedi: Marx'ın Değer Teorisinin Sınırlardaki Testi.

S. S. M: İlk olarak Çağsal Kriz’le, William Robinson'ın kaleme aldığı bu kitapla başlayabiliriz. Daha kitabın ilk sayfalarında çok güçlü bir cümle kuruyor: "Yaşadığımız kriz dönemsel değil, çağsal bir krizdir." Kitapta iklim krizi, sistemin kendini yenileme kapasitesinin tükendiğini gösteren en temel ve varoluşsal kriz olarak ele alınıyor. En çarpıcı kısmı ise Robinson'ın kapitalizmin kendini yenileme kapasitesinin sonuna geldiğini söylüyor olması. Çünkü yazara göre kapitalizmin sonsuz genişleme ihtiyacı kendi varlığını mümkün kılan yaşam destek sistemlerini yani tarım, su kaynaklarını ve iklim istikrarını aşındırıyor. Bu nedenle iklim krizini kapitalizm içinde çözmek mümkün gözükmüyor. Çünkü sistem durmayı kabul etmiyor. Oysa biyosferin yeniden dengelenebilmesi için kontrolsüz büyümeye son verilmesi gerekiyor. Ve kapitalizm öyle bir sistem değil. Her daim genişlemek, her daim daha ilerisi, her daim daha fazlası üzerine kurulmuş bir sistem. Buradan hareketle Robinson, kaynakların kâr için değil toplumsal ihtiyaçlar ve ekolojik sınırlar gözetilerek planlandığı bir ekososyalist dönüşümü tartışmaya açıyor. Kitapta iklim krizi mevcut bütün krizleri büyüten bir tehdit çarpanı olarak tanımlanmış. Günümüzde de zaten bunu çok rahat bir şekilde görebiliriz. Bir göçmen meselesine baktığımızda da iklim kriziyle birlikte büyüyen, savaşlara baktığımızda da iklim kriziyle büyüyen, ekonomik krize de baktığımızda da... Gibi. Her şeyi daha da büyütüyor çünkü krizi globalleştiriyor bir çeşit. Ve tek başına işlemiyor. Yani örneğin kuraklık yaşanıyor ve o da gıda krizini büyütüyor. Gıda krizi yoksulluğu artırıyor. Yoksulluk göçü tetikliyor. Göç işte siyasal ve toplumsal gerilimleri derinleştiriyor. Özetle tek bir kriz değil, birbirini besleyen krizler zinciri ortaya çıkıyor.

Bunun ilk örneklerini de yaşamaya başladık. 2022 yılında, bundan dört yıl önce, insanlık tarihinin en büyük sellerinden biri yaşandı Pakistan'da. Ülkenin üçte biri sular altında kaldı. 33 milyondan fazla insan bu selden doğrudan etkilendi ve milyonlarca kişi yaşadığı bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Benzer şekilde Hindistan'da da son yıllarda giderek sıklaşan seller yüzbinlerce insanı yerinden etti ve çeşitli sel kaynaklı felaketler... Şimdi yaza girdik yavaş yavaş tekrardan, muson yağmurlarının yaşandığı bölgelerde göreceğiz. Gittikçe daha da artan, zaten muson kontrolsüz ve de çok aniden şiddetle bastıran bir yağmur olayı olmakla bilinir. İklim krizi ile birlikte artık baş edilemez noktalara gelmiş durumda.

T. E:Evet, Pakistan ve Hindistan'ın selleri gerçekten tarihe geçti. Şu anda da Avrupa yanıyor. El Niño'nun da bunda çok büyük bir payı var tabii ama zaten biz bunu bekliyorduk El Niño sürecinde ısınma etkili aşırı hava olayları diye özetleyebileceğimiz seller, kuraklıklar yakıcı sıcaklar artıyor. Bunun da sebebi aslında iki unsur, yani biz iklim derken iki doğal unsurun birbirleriyle ve gezegenle etkileşiminden bahsediyor oluyoruz. Bu da okyanuslar ve atmosfer. Okyanuslar atmosfere kıyasla çok daha fazla ısı depoluyor. Yazın ısınıyorlar böylece. Kış geldiğinde bu ısıyı yavaş yavaş atmosfere salıyorlar. Atmosfer nasıl gece ile gündüz sıcaklıklarını dengeliyorsa, okyanuslar da yazın ısınıp kış geldiğinde ısı salarak yaz ve kış mevsimlerinin uç sıcaklıklarını belirliyor. Zaten aslında burada uç sıcaklıkları belirliyorlar. Dolayısıyla yalnızca sıcaklık artmıyor iklim krizi ile birlikte. Kuraklıklar, seller, aşırı yağışlar, fırtınalar, beklenmedik soğuk hava dalgaları hatta... Bunların hepsinin oluşma sıklığı ve şiddetleri de doğal olarak ısınma arttıkça artıyor. Bu aşırı soğuk havalara, beklenmedik soğuk hava dalgalarına bir örnek yaşadık çok kısa bir zaman önce. Geçtiğimiz aylarda, bahar aylarında Mersin'e... Bahar ortasında kar yağdı, hatta kar fırtınası gördü Mersin. En çarpıcı örneklerinden biriydi. Ve bütün bunlar da aslında özetle bize şunu söylüyor veya hatırlatıyor: Karbondioksit moleküllerini öyle ekonomik büyüme, sınırsız genişleme, ulusal egemenlik, millî sınırlar gibi kavramlarla ikna edemezsiniz. Atmosfere karışırlar, rüzgâr ne yöne esiyorsa oraya gider ve tüm dünyanın ortak problemi hâline gelirler. Pakistan ve Hindistan'ı konuştuk ama günümüzün en kırılgan toplumlarından biri de aslında küçük ada ülkeleri. Dolayısıyla dünyanın ortak problemi hâline geldiklerinde, burada üretilen karbondioksit atmosfere salındığında, küresel bir sorun olduğunda... Sera gazları; bugün burada ürettik ama yarın küçük bir ada ülkesinin sular altında kalmasına sebep olabiliyor. Açılışta Carl Sagan'dan söz etmiştik. Sagan aynı kitabında, yani Milyarlarca ve Milyarlarca adlı kitabında, Venüs örneğini etraflıca ele alır. Bizim bugün yaşamakta olduğumuz türden bir iklim çöküşü, Venüs'ün de geçmişinde başına gelmişti. Gezegenin bir zamanlar okyanuslara sahip olduğu tahmin ediliyor. Kontrolden çıkan bir sera etkisi yaşandı Venüs'te ve şu anda tabii ne bir okyanus, ne bir su birikintisi kaldı Venüs'te. Hatta yüzeyde kurşunu dahi eritebilecek sıcaklık değerlerine sahip Venüs bugün. Karbondioksit yoğunluğu ise dünyadakinin yüz katına karşılık geliyor. Şimdi burada hani, kıyaslanamayacak iki gezegen var gibi geliyor. Yüz kat çünkü. Miktar çok fazla artıyor Venüs'te. Dolayısıyla okyanuslarını kaybetmiş oluyor. Fakat şunu da hatırlatalım, yine Sagan'ın aynı kitabından hareketle, o Venüs bölümünden hareketle hatırlatalım: Buradaki ısınma da aynı hızda artmaya devam ederse gezegenimizde kireç kayalıkları içine hapsolmuş karbondioksit mevcut. Bu atmosfere sızmaya başlayabilir. Ki bunun miktarı, Venüs'ün günümüz atmosferinde bulunan karbondioksit miktarıyla aynı. Yani ısınmayı durduramazsak ve kireç kayalıklarında tutulan karbondioksit atmosfere karışacak olursa Venüs'ten maalesef pek bir farkımız kalmaz.

S. S. M:Zaten Robinson'ın çağsal kriz dediği şey de tam bu. Yani içinde bulunduğumuz kapitalist ekonominin yarattığı sorunlar gezegenin temel yaşam destek sınırlarını zorluyor. Üretmeye ve de daha fazla, daha fazla istemeye devam ettikçe içinden çıkılamayacak bir krize doğru gidiyoruz ve de gerçi çok yakında değil mi, kaç... Işık yılı kadar değil ama birkaç milyon kilometre.

T. E:Gidemeyiz öyle kolay kolay. Aylar sürüyor.

S. S. M:Ama aynı sistemde var olduğumuz bir taş kütlesinin daha bunun örneği var. Tam da bu gezegen çöküş sürecini bir uzaylı bakış açısıyla anlatan bir şarkıyla. Geçtiğimiz haftalarda çok fazla şarkı çalamamıştık. Bu sefer bir değiştirelim, şey yapalım dedik. Bu süreci bir uzaylı bakış açısıyla, bir Venüslü bakış açısıyla anlatan iklim krizini milenyumlar arası gözlemleyen bir şarkı dinleyeceğiz. Jimi Hendrix, Up from the Skies. "Göklerden" adlı şarkıyı dinliyoruz.

1967 yılından bir şarkı bu. Jimi Hendrix'ten Up from the Skies. Herhalde şarkı, yani müzik literatüründe ilk defa Change of Climate, Climate Change denilen şarkı da olabilir. Buz çağlarında buraya gelmiş bir uzaylıyı dinliyoruz. "Ben buz çağında buralarda yaşadım. Zaten bu yüzden bu kadar çok endişeliyim. Şimdi geldiğimde yıldızlar kaybolmuştu ve burnumda dünyanın sadece yanmış kokusu. Kim bilir bu bir iklim değişikliğidir" diyor Jimi Hendrix.

T. E:Tam bir starman.

S. S. M:Tam bir starman. Bu yeni toprak anayı görmek istiyormuş sadece.

T. E:Bu arada kısa bir bilgi de paylaşayım. Az önce bahsediyorduk. Dünya, Venüs arasındaki mesafe. Ona da baktım. Dinleyicilerimize verelim bu değerli bilgiyi de. Tabii her iki gezegenin yörüngesine göre sürekli değişiyor bu mesafe. En yakın olduklarında yaklaşık 38 milyon kilometreye iniyor. En uzak olduklarında ise 261 milyon kilometreye kadar çıkıyor.

S. S. M:Şahane. Biz müzik dinlerken burada boş durmuyoruz, araştırmamızı devam ettiriyoruz. Şimdi ikinci kitaba geçebiliriz. Güney Işıkara ve Patrick Mokre'nin kaleme aldığı Marx's Theory of Value at the Frontiers, Marx'ın değer teorisindeki... Sınırlardaki teorisini, sınırlardaki testi.

T. E:Biraz zor bir ismi var Türkçe'de de, İngilizce'de de.

S. S. M:Konseptsel bir isim olduğu için. Yazarlar Karl Marx'ın değer teorisini ele alıyor ve onu ekolojik çöküşe uyguluyor işin esasında. Yani teoriyi Marksist değer yasasının en kritik sınırlarından -yani burada frontiers dediğimiz sınırlardan- biri olan iklim kriziyle test ediyorlar. Kitabın temel iddiası da şu: Kapitalizm krizleri çözerek değil yerlerini değiştirerek büyüyor. Dolayısıyla sorun ortadan kalkmıyor. Yalnızca başka bir coğrafyaya, başka bir sektöre ya da başka bir zamana aktarılıyor. Işıkara ve Mokre bunu açıklamak için Marx'ın metabolik yarılma kavramını -önceki haftalarda da dilimize pelesenk olmuş bir kavram- bu kavramı yeniden ele alıyorlar. Hatta buradan hareketle yeni bir kavram sunuyorlar: Metabolik kayma. Yer değişiminden dolayı. Marx metabolik yarılma derken insanlık ve doğa arasındaki madde ve enerji döngüsünün kapitalist üretim tarzı nedeniyle bozulduğunu, bu ikisi arasında bir yarık oluştuğunu kastediyordu. Yani temel olarak insanın doğadan kopuşunu, ekolojiden, içinde bulunduğu çevreden kopuşunu söylüyordu. Peki bu kitapta bahsi geçen metabolik kayma... Ne oluyor?

T. E:Onu da bir örnekle açıklayabiliriz. Diyelim ki fosil yakıtlardan çıkıyoruz. Bu olumlu bir gelişme tabii. Hepimizin beklediği gelişme bu. Fakat bunu yaparken elektrikli otomobiller için devasa miktarda lityum, kobalt veya işte nadir toprak elementlerini çıkarmaya başlıyoruz.

S. S. M:Bataryalar için, sistemleri kurmak için. Çünkü onlar da bir kaynak. Onlar da madencilikten gelen şeyler.

T. E:Aynen öyle. Fakat bu kez ne oluyor? Sahalar açılıyor bunlar nedeniyle. Daha fazla orman yok ediliyor. Başka su kaynakları da kirleniyor. Özetle eski ekolojik sorun çözülürken ya da çözülmeye çalışılırken yeni bir ekolojik sorun daha ortaya çıkıyor. Şimdi aynı mantığı tarımda da görüyoruz. Bir bölgede toprağı tüketiyor bir üretim modeli, sürdürülemez olduğu için. Sistem üretim şeklini değiştirmek yerine ne yapıyor? Bu sorunu başka bölgeye taşıyor. Başka bir bölgeyi daha tüketmeye hazırlanıyor. Böylece doğa üzerindeki baskı sadece adres değiştiriyor ama devam ediyor.

S. S. M:Kitabın en güçlü, benim gördüğüm taraflarından biriyse bu ortaya konulan argümanların sadece teoriyle sınırlı kalmayıp bilimsel olarak da sınanmış olması. Yazarlar doğal kaynak kullanımının ekonomi üzerindeki etkisini 44 ülkeyi kapsayan muazzam bir veri setiyle inceliyor. Araştırmanın ortaya serdiği özet gerçek şu: Madencilik ve kaynak çıkarımından elde edilen olağanüstü kârlar aslında ekonominin diğer sektörleri tarafından dolaylı biçimde finanse ediliyor. Başka bir ifadeyle ekolojik yıkım yalnızca doğayı değil, ekonomik yapının kendisini de bozuyor. Bu nedenle Işıkara ve Mokre de tıpkı ilk kitabımızın yazarı Robinson gibi aynı sonuca varmış. İklim krizini yalnızca enerji teknolojilerini değiştirerek çözemeyiz. Sistemin kendisini hedef almamız gerekir. Yoksa sadece hani odayı toplamak için kıyafetleri yataktan alıp, sandalyeye koyup, sandalyeden alıp, masanın üstüne koyup... Böyle bir süreç yok. Bunun toparlanması gereken bir süreci var. Aynı şey, iklim krizini çözmek istiyorsak, üretimin nasıl örgütlendiğini ve doğayla kurduğumuz ekonomik ilişkiyi aslında değiştirmemiz gerekiyor. Her iki kitap da bunun üzerinde duruyor zaten. Ana şeyimiz, hedefimiz o. Kapitalizm, ekolojik yıkımı ekonomik olarak teşvik eden bir sistem. Ve kendi yarattığı krizleri de çözerek değil, büyüterek, yerini değiştirerek, birbiri üzerine çığ gibi birikerek ilerlemesine sebep oluyor.

T. E:Robinson'un dediği gibi tehdit çarpanı şeklinde. Her bir krizi de büyüterek, bu krizler zincirleme krizler hâline zaten geldi günümüzde, hepimiz görüyoruz. Savaşlar bir taraftan, soykırım bir taraftan, ekolojik kriz, iklim krizi bir taraftan, insanlık krizi bir taraftan... Toplumlar ekonomik krizde yaşıyor dünyanın hemen hemen her yerinde. Bütün bu krizler birbirini besliyor gerçekten. Bir krizler dünyasındayız bu açıdan.

S. S. M:Hatta şey, aslında iklim krizi kriz çarpanı değil, kapitalizmin kendisi kriz çarpanı diye de özetleyebiliriz.

T. E:Evet. Hatta iki kitabın da vardığı bir sonuç, senin de özetlediğin gibi bir tür ekososyalizm öneriyor her ikisi de. İkisi de bir şey daha söylüyor. Robinson çok güçlü bir vurguyla yapıyor ama Işıkara ve Mokre de aynı şeyi söylüyorlar. Kapitalizm bu şekilde sınırsız büyüme arzusuyla adeta... Cam eşyaların satıldığı bir dükkâna giren fil gibi. Bilirsiniz o espriyi. Her döndüğünde bir şeyleri deviriyor. Her ilerlemeye çalıştığında bir şeyleri deviriyor. Dolayısıyla kendi sonunu da getiriyor. Yani sistemin de bu şekilde zaten ilerleme şansı pek görünmüyor. Daha fazla savaş olacak. Daha fazla ekolojik yıkım olacak. Ne zamana kadar? Halklar harekete geçip hükümetlere basınç uygulayana ve bizim daha önceki programlarda konu ettiğimiz Yeşil Yeni Düzen gibi, iklim istihdamı gibi taslakları onlardan talep edene kadar ki ondan sonra da zaten bu taslakların hayata geçmesi için bir tür kamu örgütlenmesine ihtiyacımız olacak. Artık yavaş yavaş özetleyelim mi?

S. S. M:Olur.

T. E:Tamam. Gerçi özetledik de, kapanışa doğru devam edelim. İki kitap da aslında farklı disiplinlerden geliyordu. Biri sosyolojiden, Robinson bir sosyolog. Diğeri de ekonomi-politik. Fakat ikisinin de vardığı sonuç dikkat çekici ölçüde ortak. Ve hani biz bugün sadece iki kitaba yer verebildik, süremiz kısıtlı olduğu için. Ama böyle onlarca kitap var, sizin de kitapçılarda bulabileceğiniz. Görülüyor ki iklim krizi -bu ikisi üzerinden bir sonuca varacak olursak- üretimin, mülkiyetin, toplumsal önceliklerin yeniden düşünülmesini gerektiren tarihsel bir eşik aslında bizler için. Uygarlığımız için... "Bizler için" demeyelim, uygarlığımız için. Robinson buna çağsal kriz diyordu. Işıkara ve Mokre ise metabolik kayma diye Marx'ın metabolik yarılma kavramını değiştirerek kullanmışlar. Artık daha temiz ve sürdürülebilir bir enerji sistemi kurmamız gerektiği artık açıkça ortada. Ama bunu yaparken aynı zamanda daha adil bir toplum düzenini de hedeflememiz gerektiği ortada. Çünkü yaşanabilir bir dünya istiyorsak, yaşanabilir bir dünya ancak yaşanabilir bir toplumsal düzenin üzerine inşa edilebilir diyelim.

S. S. M:Ve bir programın daha sonuna gelmiş olalım. Onarım Çağı'nda tekrardan görüşmek üzere. Hoşça kalın.

T. E: Hoşça kalın.