Tezahür’de Gülin Dede Tekin, oyun yazarı Ebru Nihan Celkan ile sahne sanatlarında cinsiyet eşitliği, temsiliyet, görünmeyen emek ve güvenli çalışma alanları üzerine konuşuyor; tiyatro alanındaki yapısal sorunları, genç kuşakların deneyimlerini ve 8 Mart’ın mücadele tarihini ele alıyor.
Gülin Dede Tekin:Tezahür'den herkese iyi akşamlar, ben Gülin Dede Tekin. Tezahür'de bu hafta geçtiğimiz hafta Ebdu Nihan Celkan'la başladığımız 8 Mart kutlamalarımızın ikincisine devam ediyoruz.
Geçen hafta Ebru, daha geniş ve temel — tırnak içinde “temel” — bilgiler üzerinden, bu meseleye nasıl bakmamız gerektiğini ve bunu nasıl örgütleyebileceğimizi konuşmuştu. Şimdi ise biraz daha Tezahür’ün alanına girerek, sahne sanatlarında ve performans alanında bunların nasıl karşılık bulduğunu konuşmak istiyorum.
En son Ebru, bunu bir mutabakata, hani bir “tiyatro maçı” olacak ise bunun nasıl olması gerektiği gibi bir noktada bırakmıştın. O detaylara gelmeden önce, biraz da sahne sanatlarındaki gözlemini sormak istiyorum.
Seninle yıllar önce konuştuğumuzu hatırlıyorum ve "Kadın-erkek sayılarına bakıyorum” gibi bir cümle kurmuştun. Bu cümle benim içimde hep bir yere dokunmuştur. Mesela bir yayına iki erkek gelmek istediğinde hemen durduruyorum: “Bir dakika” diyorum. Yani az önce, bir önceki yayında konuştuğumuz o komiserlik meselesini sen benim kendi içime yerleştirdin diyebilirim. Bu benim çok hoşuma giden bir şey aslında.
Biraz da şunu sormak istiyorum: Hakikaten bu alanda yapılan çalışmalarda — tabii ki çok sayıda sorun var— kadın temsili, genç kadınların yaşadıkları… Çünkü çok ciddi bir genç oyuncu ve genç yazar artışı var. Buraların oldukça sıkıntılı olduğunu fark ediyorum ama 20 dakika içinde önce senden bir giriş rica ediyorum; sonra detaylara birlikte gireriz.
Ebru Nihan Celkan: Bu da aslında ilk konuştuğumuz konudan bağımsız değil. Şimdi bu konuyla ilgili heyecan duyan, bu konuda değişiklik yapmak isteyen kurumların başka dertleri gündeme gelmeye başladı. Dolayısıyla aslında burada adım atmak isteyen birçok kurum vardı ve özellikle tiyatro kurumları vardı; benimle irtibata geçtiklerinden biliyorum ya da Oyuncular Sendikası ile irtibata geçip bu konulara katılım göstermeye çalıştıklarını biliyorum.
Ama şimdi, sürdürülebilirliğin garanti olmadığı bir yerde — yani bu kadar çok krizin, belirsizliğin, ekonomik dalgalanmanın, politik kırılmanın olduğu bir yerde — eşitlik açıkçası bir lüks gibi gelmeye başladı. Oysa bu çok ciddi bir sistem hatası. Eşitlik bir refah ürünü değil; bir istikrar mekanizmasıdır. İnsanlar zaten bu kadar kriz yaşanan bir dünyada kendilerini güvende hissedecekleri bir yer ararlar - tiyatro da böyle.
Oyuncuların yaşadığı bütün bu krizleri düşündüğümüzde — ekonomik koşullardan tutalım da giderek bir varoluş krizine doğru gittikleri bir dönemde — hem sanatlarını huzur ve güven içinde icra edebilecekleri, hem de kendileri olarak var olabilecekleri alanlara ihtiyaç duyduklarını görüyoruz. Dolayısıyla bu alanların şimdi daha da fazla yani refah dönemlerinden bile daha fazla şekilde, bu konulara yatırım yapması —zihinsel yatırım yapması — gerektiğinin daha önemli olduğunu düşünüyorum.
Biraz önce senin söylediğin gibi, mesele sadece sayılar da değil; iki kadın iki erkek, bilmem ne gibi bir denge meselesinden ibaret değil; o iki kadın ve iki erkek orada nasıl ilişkileniyor, nasıl mutlu oluyorlar, nasıl kendilerini var ediyorlar sorusuyla da ilgilenmeye ihtiyacımız var.
O yüzden şimdi aslında bunları konuşmak için biraz daha zor bir zaman ama tam da zamanı biraz önce söylediğim gerekçeler yüzünden. Konservatuvardan yeni mezun olmuş bir gencin kendisini hem sanatıyla, hem de kendi varoluş biçimiyle ifade edebileceği güvenli alanlara ihtiyacımız var. Bu güvenli alanlar var mı sorusunu da hep beraber düşünmemiz gerekiyor bence.
G.D.T.: Peki, ben bunu hep çok söyledim; belki bu yayınlarda da söylemişimdir. Oğlum olduktan sonra şunu fark ettim: Kız çocuklarını nasıl yetiştirdiğimizden ziyade erkek çocuklarını nasıl yetiştirdiğimiz çok daha önemli çünkü bu söylediğin şeyler üzerine düşünmeye iten neredeyse hiçbir şey yok ve gündelik hayatta karşılaştıkları şeyler de bu çocukları bambaşka yerlere sürüklüyor. O yüzden bu yayını özellikle erkeklerin ve genç erkeklerin de dinlemesini çok önemsiyorum; henüz bunlar üzerine düşünenler varsa.
Peki, biraz şuraya çekmek istiyorum: Az önce söylediğimiz gibi mesele sadece sayılar da değil ama yine de bir yerden bakmak gerekiyor. Yaklaşık 500’e yakın oyunun olduğu bir sezondan bahsediyoruz. Jürilik müessesesi içinde bile insanın kaç oyun izleyebildiği sınırlı - sen bile kaç tane oyun izledin yani gerçekten zor.
Bütün bunların içerisinde kadın, erkek, eşitlik meselesi temsiliyette nasıl yer buluyor? Belki temsiliyet demek daha doğru. Yani LGBTİ+ meselesi mesela… Ben her sene Haziran ayında “LGBTİ+ oyunları” diye bir başlık yazmak istemiyorum açıkçası.
Dolayısıyla bunun temsiliyetteki karşılığı nasıl ortaya çıkıyor? Yani içeride insanların birbirleriyle nasıl ilişkilenmesinden bağımsız olarak soruyorum; daha çok sahnedeki temsil üzerinden, seyircinin gördüğü yerden bakmaya çalışıyorum.
E.N.C.: Yani şöyle; bir kere sayısal olarak bir artış olduğunu hepimiz fark ediyoruz zannediyorum. 2020’lere göre bir artış var gibi görünüyor. “Zannediyorum” diyorum çünkü en büyük problemlerimizden biri zaten bu istatistiklerin olmaması. Yani böyle bir istatistiksel veri setinin olmaması.
Ama TÜİK’in verilerine baktığımız zaman, TÜİK diyor ki tiyatro seyircisi sayısı arttı, salon sayısı arttı. Dolayısıyla demek ki böyle bir veri en azından var. Tabii ki doğruluğunu sorgulayabiliriz ama bir artış olduğunu, gözlemlerimiz de bunu desteklediğine göre söyleyebiliriz.
Peki bu artış —seyirci sayısı, oyun sayısı, salon sayısı artışı— aynı zamanda Türkiye’de tiyatro çoğulculuğunun da artışı anlamına geldi mi? Ne demek bu? İstanbul dışından, hadi Ankara’yı da katalım, İstanbul ve Ankara dışından nasıl bir tiyatro, nasıl bir bağımsız tiyatro yaşamı olduğunu aslında çok da bilmiyoruz yani bir anlamda cahiliyiz.
Şimdi gelişmişlik diyoruz, şöyle diyoruz, böyle diyoruz ama haberdar değiliz, haberdar olamıyoruz. Çok küçük, lokal topluluklar kendi içlerinde bütün bunları yaşıyorlar. Bunu neden söylüyorum? Cinsiyet meselesini bile bir kenara bıraksak, bölgesel olarak zaten ciddi bir eşitsizlik var; bölgesel bir adaletsizlik var.
Hadi başka şehirlere de geçelim. İstanbul’un içinde bile, eğer mekânınız Kadıköy, Beşiktaş ya da Taksim civarında değilse yine görünürlük probleminiz var. Yine haberdar etme probleminiz var, ulaşım probleminiz var. Yani tiyatro tırnak içinde “lüks” olmamalı ama maliyetine baktığımızda aslında lüks hâline geliyor. Neden? Çünkü bu üç lokasyon dışında ulaşımın kendisi bile maliyetli bir şey.
Dolayısıyla biz tabana yayılan bir hareketlilikten gerçekten bahsediyor muyuz sorusunun daha birinci basamaktaki cevabı maalesef pek olumlu değil.
Kendi içinde kadın–erkek eşitliğine gelirsek; istatistiksel veri olmadığı için elimde net bir şey söylemek çok zor ama gördüğüm kadarıyla, kadın yönetmen sayısı ile erkek yönetmen sayısını, erkek yazar ve kadın yazar sayılarını karşılaştırdığımızda, eskiye nazaran bu rakamların ve görünürlüğün biraz daha birbirine yaklaştığını söyleyebiliriz.
Sahnede temsil edilen hikâyelerde de — tırnak içinde söylüyorum — “kadın hikâyeleri”nin arttığını görüyoruz. “Tırnak içinde” diyorum çünkü bu kavram da çoğu zaman konunun özneleri tarafından böyle adlandırıldığı için kullanılıyor.
Peki o zaman asıl şu soruyla ilgilenmemiz gerekiyor: Nasıl? Bu hikâyeler nasıl ele alınıyor?
Buraya baktığımızda da mesela şöyle bir şey sorabilirim sana Gülinciğim; İstanbul’da ve hatta daha da daraltalım Beşiktaş, Kadıköy ve Taksim civarında tiyatro yapan gruplara baktığında, “yapımcılar” dediğimizde zihninde daha çok kim canlanıyor? Kadınlar mı, erkekler mi?
G.D.T.: Yapımcılıkta daha çok kadınlar geliyor aklıma. Şu anda tabii, aklıma ilk gelenler onlar.
E.N.C.: Evet, evet. Şimdi yapımcılık dediğimiz şey ne? Tiyatro yapımcılığı ama, dikkat. Altını çiziyorum. Bir: Görünmez bir iş. İki: Emek yoğun bir iş. Yani hem görünür değil, hem de emek yoğun.Üstelik ödülü de yok yani şöyle maddi bir kazancın yoksa ortada bir ödül de yok. Zaten bizim bahsettiğimiz tiyatrolarda öyle insanın hayatını dönüştürecek büyük maddi kazançlar da elde edilmiyor. Dolayısıyla görünmeyen emeğin yine kadınlarda yoğunlaştığını görüyoruz. Şimdi buna baktığımızda aslında fırsat, hak ve kaynakların adil dağılımından söz ediyoruz.
G.D.T.: Bu canımı sıktı ya. Kafamın içinde kadın yapımcıları sayıyorum. Şu anda Pınar, Büke… böyle gidiyor yani.
E.N.C.: Yani görünmeyen emeğin yine ağırlıklı olarak kadınlar üzerinde olduğunu görüyoruz, değil mi? Dolayısıyla baktığımızda kadınlar çoğu zaman erkeklerin oyunlarını yapıyor.
G.D.T.: Bravo, bravo! Yani hani… Bir de erkekler kadınların hikâyelerini yazıyor.
E.N.C.: Erkekler kadınların hikâyelerini yazıyor. Dolayısıyla baktığımızda, nasıl söyleyeyim, kendi isminden yola çıkan bir “Ebrulaşma” olduğunu görmüyoruz. Yani renklerin iç içe girdiği, artık bunların görünmez hâle geldiği; bizim bile dikkatimizi cezbetmeyecek kadar erkek yapımcılar, kadın yapımcılar, erkek yazarlar, kadın yazarlar arasında ayrımların silindiği bir ortama gelmiş durumda değiliz.
Ama sayılar arttı ve sayılar arttıkça kadınların görünürlüğü de artıyor. Tabii burada matematiksel bir durum var; sayılar artınca bu da artıyor, bunda da şaşılacak bir şey yok ama bu, yapısal bir dönüşümden söz edebileceğimiz anlamına gelmiyor ve bence kesişimsellik gereği şuna da bakmamız lazım: Hangi kadınlar ve hangi erkekler? Bu soruyu sormaya da ihtiyacımız var. İşte burada mesele daha farklı bir yere gidiyor. Hangi dillerde, hangi cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerinde, hangi yaşlarda üretim yapılıyor?
Hep ne diyoruz: “Genç tiyatrocular, genç tiyatrocular.” Tamam, ben de bir dönem genç yazardım. Hâlâ bazen böyle söylediklerinde tuhaf hissediyorum çünkü artık genç yazar değilim. Bir sürü genç yazar var ama seni o kategoriye koymalarının sebebi aslında senden bahsetmek istemeleri ve seni nereye yerleştireceklerini bilememeleri çünkü “genç yazar” diye bir grup var; en kıymetli, en önemli olanlar onlar ve biz onlara değer vermeliyiz. Buna hiç itirazım yok.
Ama şimdi Yeşim Özsoy’u, Özen Yula’yı, Ceren Ercan’ı, beni, Murat Mahmutyazıcıoğlu’nu, Ahmet Sami Özbudak’ı… Bunları nereye koyacağız? Demek ki artık biriken bir şey var. O biriken şeyi de biraz daha dikkatle, yeniden ve yakından okumaya ihtiyacımız var.
Dolayısıyla ben yapısal bir dönüşümün sağlandığını görmüyorum, düşünmüyorum. Çok el yordamıyla, kendi hâlinde ilerleyen bir durum var ve benim bağımsız tiyatro yapmaya başladığımdan beri en çok üzüldüğüm şeylerden biri şu: Biz oyunlarımızı ödenekli tiyatrolar olmadan nasıl yaparız da İstanbul’un büyük bir çoğunluğuna izletebiliriz sorusu. Yani bunu bile hâlâ tam olarak yapabilmiş değiliz.
G.D.T.: Şimdi, sen Türkiye örneği verince aklıma bir şey geldi. Birkaç hafta önce Eskişehir’den bir ekibi konuk aldım mesela. Onlar artık “Eskişehir ekibi” demiyoruz diyorlar. Sürekli oyunlarını İstanbul’a, Ankara’ya götürüyorlar ama “Eskişehir” dediğin anda sanki bir alt kategoriymiş gibi algılanıyor ve o zaman ciddiye alınmıyoruz gibi bir durumdan bahsediyorlar.
Yani gerçekten çok üzücü. Ne kadar çok şehirde — tırnak içinde büyük şehirlerde — görünürsen, ne kadar çok İstanbul’da ve Ankara’da yer alırsan, o kadar çok “Haa, bunlar da oyun yapıyor” gibi bir algı oluşmaya başlıyor. Gerçekten çok üzücü.
Bir yandan biz burada kadın–erkek ya da cinsiyet meselesi üzerine konuşmaya çalışıyoruz ama bazen insan gerçekten “Biz deli miyiz acaba?” diye de düşünmeden edemiyorum.
Bir de şunu sormak istiyorum. Sen biraz önce “Bize ne diyecekler?” meselesinden bahsettin ya… Konu biraz böyle, nasıl söyleyeyim… Hadi “kadın” diyelim; kadın konusu olduğunda mutlaka başına bir sıfat geliyor ya da queer olduğunda, LGBTİ+ olduğunda… Ama erkek olduğunda o sıfat asla gelmiyor. Belki biraz buradan da konuşabiliriz gibi geliyor bana.
E.N.C.: Yani şimdi ben bunu bazen anlamlı, bazen de anlamsız buluyorum. Bizde genel insan yargısı da biraz böyle zaten. O yüzden diyorum ki; “Bir kez karar verdik ve hep böyle gidecek” diye bir şey yok.
Mesela “başına kadın yazar yazılmalı mı, yazılmamalı mı?” diye bir soru var. Ama mesele şu: Zemin ne, zaman ne? Yani bu soruyu hangi zeminde, hangi zamanda soruyoruz? Bu ilelebet geçerli bir kural değil. Her zaman “kadın yazar” yazılır ya da hiçbir zaman yazılmaz gibi bir şey yok.
Şimdi biz bazı eşitsizlikleri görünür kılmak istiyorsak, kadın yazar ve erkek yazar sayılarını konuşurken elbette “kadın yazar” ve “erkek yazar” demek zorundayız ama birinin iyi yaptığı bir işi ortaya koymak istediğimizde, orada neden özellikle “kadın yönetmen” dememiz gerektiğini düşünmemiz gerekiyor. Yani niye böyle isimlendiriyoruz? Bunu ne yapmak için kullanıyoruz? Yine aynı soruya geliyoruz: Ne yapmak için isimlendiriyoruz?
Mesela diyelim ki Golden Globe’da ödül kazanan bir kadın yönetmenden söz ediyoruz. “Golden Globe’da ödül kazanan beşinci kadın yönetmen” dediğimizde bunun bir anlamı var çünkü bir referansla destekliyoruz ama sadece “kadın yönetmen şunu yaptı, bunu yaptı” dediğimizde bunun pek bir anlamı kalmıyor. Dolayısıyla bu kavramları nerede ve ne zaman kullandığımız çok önemli.
Bir de bunlar etiket hâline gelmeye başlıyor. Mesela sen bir kere “feminist, queer bir yazar” olarak tanımlandığında başka konularda yazman çoğu zaman kabul edilir olmuyor. İnsanların senden beklentisi de hep o yönde oluyor. Bu da olabilir; belki ben hayatımı buna vakfetmiş olabilirim ama farklı denemelere de açık olmak istediğim için başka şeyler de yazıyor olabilirim. İşte o noktada bu etiketlerin bazen faydadan çok zarar getirdiğini görüyoruz.
Burada bence ideal olan şey şu: İsimle konuşmak. Yani mesela ben sana “kadın eleştirmen” dememeliyim. En doğrusu, “Gülin Dede Tekin iyi bir eleştirmendir” demek ama kişi kendisini böyle tanımlıyor ise yani konunun öznesi “benden böyle bahsedin” diyor ise o zaman da o şekilde bahsetmeliyiz diye düşünüyorum. Yani kişi açıkça “Ben queer, feminist bir oyun yazarıyım ve böyle anılmak istiyorum” diyor ise o zaman bunun altını çizmiş olur ve biz de öyle kullanırız.
G.D.T.: Peki, konudan konuya biraz atlıyorum ama biraz daha genç bir perspektiften bakalım istiyorum. Zaten sanırım son sekiz dakikamız kalmış. Ne kadar hızlı geçiyor vakit, değil mi?
Şundan da bahsetmek isterim: Geçtiğimiz dönemde #MeToo hareketinin Türkiye’de de büyük bir yansımasını gördük. Özellikle — ben de altını çizmek isterim — genç kadın arkadaşlarımızın ya da genç queer arkadaşlarımızın bu konuda bizim kuşağa göre ne kadar cesur olduklarını da gördük bir taraftan. Çünkü ben kendi adıma hep şunu söylüyorum: Bunun ne taciz, ne de başka bir şey olduğunu anlayamadan büyüdüğüm bir ömür geçirmişim. Son 10 yılda bu konuda uyanıyorum diyebilirim. Bunlar da aslında kendi içimizde bakmamız gereken meseleler.
Ben biraz bunun yansımasını sormak istiyorum; özellikle de bedene dair bir eğitimin nasıl olması gerektiği meselesini… Çok zor ve derin bir konu tabii ama belki daha temel bir yerden erkek, kadın ya da queer dinleyicilerimize küçük bir ipucu ya da bir “trick" verebileceğin bir şeyler üzerinden konuşabiliriz diye düşünüyorum.
E.N.C.: Yani aslında burada temel eğitim verenlere de şunu söylemek isterim. Her şeyden önce temas söz konusu olduğunda — bu duygusal bir temas olabilir, bedensel bir temas olabilir — sormak zorundayız. Temas edeceğimiz öznelere sormak zorundayız.
“Arkadaşlar, bu oturumda böyle bir konuyu ele almayı düşünüyorum. Bu konuyu ele alırken hiçbirinizin zarar görmemesi ama teknik olarak da eğitimin gerçekleşebilmesi açısından olgusal bir zemini nasıl kurabiliriz? Birbirimizi koruyarak, gözeterek nasıl bir zemin kurabiliriz? Bana yardımcı olmanızı istiyorum.” diyerek topluluk kurallarını oluşturmaya ihtiyaç var.
Yani şöyle bir şey: Ben “yeter” dediğimde duracaksın. Ben “buraya kadar okeyim, buradan sonrası değil” dediğimde buna saygı duyulacak. Böyle karşılıklı bir mutabakat zemini kurmaya ihtiyacımız var.
Dolayısıyla eğitimcinin birinci sorumluluğu güvenli alanı tesis etmektir ama bu güvenli alanı tek başına kendi koyduğu kurallarla tesis edemez. Neden? Çünkü özellikle oyunculuk gibi alanlarda — dans da olabilir, hiç fark etmez — sahne sanatları söz konusu olduğunda insanlar bedeniyle, sesiyle, duygusuyla, düşüncesiyle yani bütün varlığıyla orada olur.
Bu yüzden her oturumdan önce, o oturumun ihtiyaçlarına göre grupla birlikte bir çalışma etiği, çalışma prensibi ve çalışma koşulları belirlemek yani bir grup sözleşmesi oluşturmak gerektiğini düşünüyorum- birincisi bu.
İkincisi: Biz genellikle maalesef çok yaralayıcı bir noktaya gelene kadar “dur” demiyoruz. Türkiye’de böyle. “Benim alanımı geçemezsin, benim sınırlarım bunlar” demeyi çok küçük yaşlardan itibaren öğrenmediğimiz için bu sınırları sonradan belirlemek bizim için zor oluyor. O yüzden çoğu zaman mesele patlama noktasına gelene kadar bekliyoruz ve sonunda bir patlama yaşanıyor.
Burada izolasyon içinde olmamak çok önemli. “Benim yaşadığım şeyin adı ne?” sorusu çok anlamlı bir soru. Eğer yaşadığım şey beni rahatsız ediyor ise bunu mutlaka çevremdeki insanlarla paylaşmam gerekiyor. “Arkadaşlar, bu oturumda böyle bir duygu yaşadım. Tam olarak isimlendiremiyorum ama bana iyi gelmediğini düşünüyorum” demek önemli.
Aynı şekilde eğitimciye de açık ve net bir şekilde ifade etmek gerekiyor: “Bu oturumda böyle bir durum yaşadım ve bu bana iyi gelmedi.”
Bunun da eğitimci tarafından kişisel bir saldırı gibi algılanmaması gerekir. Aksine, “Bir öğrenci bundan rahatsız olduysa, başka biri de rahatsız olabilir” diye düşünerek şu soruyu sormak gerekir: Bu egzersizi nasıl dönüştürebiliriz? Çünkü burada dönüştürmemiz gereken şey özneler değil, yapıdır. Yapıyı yeniden kurmaya ihtiyacımız var ve bu da ancak karşılıklı diyalogla mümkün ama diyalog çok zor bir şey. Sen de oyunları izliyorsun. Diyalog olan kaç tane oyunu hatırlıyorsun, Gülin?
G.D.T.: Anlatıya döndük, sadece anlatıyoruz.
E.N.C.: Diyaloğun en rahat kurulabileceği yerlerden biri sahne aslında ama bugün orada bile maalesef çoğu zaman tek taraflı bir durum var: Monolog. Dolayısıyla diyaloğu yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var. Diyaloğun, aslında şiddetsiz iletişimin mümkün olduğunu ve bunları yapısal olarak kurabileceğimizi hatırlamaya ihtiyacımız var. Ama ben hep dönüp dolaşıp şunu söylemenin faydalı olduğunu düşünüyorum: Evet, kişisel çaba gerekiyor ama bu kişisel çabanın yapılandırılmasına da ihtiyacımız var. Yani bütün grupla birlikte “topluluk kurallarımız budur, biz böyle çalışırız” demeyi daha ilk oturumlardan itibaren ortaya koymakta fayda var.
G.D.T.: Belki de senin ilk yarıda kamusal kurumlar ve kurumsallık üzerinden konuştuğun meseleyle de bağlantılı bu. Özellikle okullarda, bedenle çalışan eğitim alanlarında bunun eğitiminin verilmesi gerekiyor. Yani sadece mutabakat değil; sınırlar, eşitlik ve karşılıklı rıza gibi konuların da ele alınması gerekiyor.
E.N.C.: Bunların ders olarak mı olur bilmiyorum ama en azından diyaloğa dayalı bir eğitim biçiminin mutlaka olması gerekiyor galiba.
G.D.T.: Kesinlikle, kesinlikle. Ebrucuğum, son iki dakikamız. Eminim söylemek istediğin son sözler vardır, o yüzden biraz sana alan açarak, 8 Mart haftası için söylemek istediğin bir şeyler var ise bu son iki dakikada onları duymak çok isterim.
E.N.C.: Yani son sözler olmaz, Gülin, seninle konuşurken; her zaman bir arkası mutlaka gelir. Ama en azından bize ayrılan sürenin sonuna gelirken, belki 8 Mart’ın ne olduğunu tekrar hatırlamak ve hatırlatmakta fayda var.
Romantik bir takvim günü değil; çoğumuz için böyle algılanıyor olabilir, bu duygu yerleşmiş olabilir ama bunun işçi kadınların mücadelesinden doğduğunu hatırlamak önemli. 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başından; Sanayi Devrimi'nden bu yana gelen bir mücadele tarihinin uzantısı olduğumuzu hatırlamak gerekiyor yani çok yüklü bir mirasın devamı olduğumuzu unutmamakta fayda var.
Neşemiz, coşkumuz, direncimiz ve umudumuz baki olsun bu 8 Mart’ta — aslında her 8 Mart’ta. Umarım kadınlar için eşitliği tam anlamıyla sağlayabileceğimiz bir zamana erişiriz.
G.D.T.: Yani ben de o zaman kapatmadan şunu söylemek isterim: Bu anlamda, tek bir birey olarak senin Türkiye’de yarattığın farkındalık çok kıymetli. Kendi adıma bunu söylemekte hiçbir sakınca görmüyorum, umarım bunun farkındasındır.
E.N.C.: Teşekkür ederim, canım benim. Çok sağol.
G.D.T.: Çünkü ben birçok alanda hayata değen biriyim. Hem beyaz yakalıyım, hem sanatın içindeyim; Anadolu’nun bir yerinde de ailem var, orada burada farklı çevrelerle temas ediyorum. Her yerden senin adını duyabiliyor olmak, aslında ne kadar çok insana değdiğini de gösteriyor.
E.N.C.: Hep beraber yapıyoruz, bu tek başına olacak bir şey değil, gerçekten hep beraber yapıyoruz. Yani ben konuşuyorum, karşı taraftan bir ses duyuyorum. Seninle konuşuyorum, sen bunu kendine ait kısmını alıp yürütüyorsun. Bu tek başına yapılabilecek bir şey değil. Ama çok teşekkür ederim, herkese de çok teşekkür ediyorum.
G.D.T.: O zaman “dayanışmamıza sağlık” diyerek bitirelim.
E.N.C.: Evet, harika.
G.D.T.: Herkese, dinleyicilere ve sana çok teşekkür ederim. 8 Mart’ımızın dayanışmayla, direnişle ve büyük bir umutla geçmesini diliyorum şimdiden.


