Ufuk Turu’nda Ahmet İnsel, Japonya’daki erken seçimlerden Portekiz’de aşırı sağın yükselişine, Birleşik Krallık ve Fransa’yı sarsan Epstein bağlantılı skandallardan ABD’de artan kitap yasaklarına uzanan geniş bir gündemi değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!
Ahmet İnsel: Günaydın!
Özdeş Özbay: Günaydın!
A.İ.: Günaydın!
Ö.M.:Ufuk Turu’na Uzak Doğu’dan başlayalım istersen; Japonya seçiminden değil mi?
A.İ.: Evet, Japonya’da 19 Ocak’ta Başbakan Sanae Takaichi, meclisi feshetmişti. Takaichi, Ekim 2025’te istifa eden liberal demokrat partili başbakanın yerine partisi içinden seçilerek başbakan olmuştu. 64 yaşındaki Takaichi, bir çevre veya bilgisayar yeniliği konularını gündemde tutan bir sağ partiyle çoğunluğu elinde tutuyordu. Ucu ucuna olan bir çoğunluk olduğu için parti kararıyla meclisi feshetti ve üç hafta içinde yapılan bir baskın erken seçimin dün açıklanan sonuçlarına göre de çok büyük bir seçim zaferi kazandı.

Sanae Takaichi, seçim kampanyasında açıkça Donald Trump’ın desteğini almıştı. Açıklanan sonuçlara göre, 465 milletvekillik mecliste 315 milletvekilini tek başına liberal demokrat parti adına kazandı. Daha önce 198 milletvekili vardı, aradaki artış çok ciddi ve tek başına mecliste üçte iki çoğunluğa sahip olduğu ortaya çıktı.
Sanae Takaichi’nin programında, önerilerinde üç başlık ön plana çıkıyor; bir tanesi, bütçe harcamaları destekli bir büyüme. Bu aynı zamanda Japonya’nın uzun yıllardan beri devam eden istikrar demeyeyim ama bir tür sıfır büyüme veya çok az büyüme, yerinde sayma ortamını, yapısını, yapısallaşmış olan bu durumu değiştirmeyi amaçlıyor, hızlı büyüme getirmek istiyor. Fakat Japonya’nın çok ciddi dış ve iç borcu var, borçlanma oranı çok yüksek. Bu bütçe harcamalarının daha da fazla borç miktarını arttırması ihtimali var. Takaichi, diğer taraftan güvenlik harcamalarını arttırmayı ve II. Dünya Savaşı sonrasında kabul edilen Japonya’daki anayasanın barışçıl maddelerini belki de değiştirmeyi açıkça söylemese de ima ediyor. Bütçe harcamalarında güvenlik harcamalarının ön plana çıkması tabii Çin ile olan gerginliğin bir sonucu. Özellikle geçtiğimiz ay Çin’in Tayvan’a karşı saldırısının Japonya’ya yapılmış bir saldırı olarak algılanacağını Başbakan Takaichi ifade etmişti ve bu, Çin’de çok büyük tepki uyandırdı tabii. Bu güvenlik harcamaları, ABD’yle güvenlik iş birliğinin daha da pekiştirilmesi çerçevesinde ele alınıyor. Üçüncüsü ise göçmenlere karşı çok daha katı bir politika - katı politika derken, sadece çalışmaya gelen göçmenlerin sınırlandırılması değil, bir de yabancılara ikamet izni verilme miktarının sınırlandırılması yani süresinin değil, belli bir oranın üzerinde olan yabancıya ikamet izni verilmemesini öngören bir göçmen ve yabancı ikâmetçi karşıtı bir politikayı savunuyor.
İlginç bir şekilde bir taraftan da iktisadi büyümeyi kamu harcamalarıyla desteklemeye, teşvik etmeye; hem güvenlik, hem de nüfus politikası yani göçmenlere karşı politikası itibariyle son derece muhafazakar olan Sanae Takaichi, aynı zamanda II. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın yaptığı, işlediği büyük savaş suçlarını tarihten silen ve bu savaş suçlarını işlemiş olan kişilerin mezarının bulunduğu yerleri ziyaret eden bir tür tarihi yeniden yazma ve Japonya’nın o utanç verici, Japonların kendilerinin de en azından yakın tarihe kadar samimi olarak mı, yoksa dışa karşı mı bilmiyoruz ama utanç duyduklarını söyledikleri o tarihi yeniden yazmak, silmek, değiştirmek kararında. Kendisini yapılan sandık çıkışı yoklamalarında gençler, kadınlar ve kentli nüfus büyük ölçüde destekliyor. Bu ilginç bir tanım çünkü gençler ve kadınlar dendiğinde, genellikle çoğu ülkede daha ilerici bir partiyi, seçimleri, daha sol değerleri taşıyanları desteklemesi beklenir ama burada tam tersine gençler ve kadınlar ile kentli nüfus arasında çok popüler bir kadın Takaichi. Karşısındaki muhaledef iki parti yani Anayasal Demokrat Parti ile Komei Partisi, reform için merkez ittifakı altında birleşmişti Eskiden 172 milletvekiline sahip iken, şimdi 49 milletvekiline düşmüşler.
Japonya’da gençlerin gene oy verdiği aşırı sağ bir parti giderek görünür hale geliyor; Sanseito Partisi yani ‘Önce Japonlar’ Partisi. Bu parti, geçen mecliste lağvedilen iki milletvekiline sahip iken, şimdi 15 milletvekili almış ve gençlerin arasında en çok oy toplayan partilerden bir tanesi. Solda Gelecek İçin Ekip adını taşıyan bir sol parti de var; ilk defa 2025’te kurulmuş, seçimlere ilk defa girmiş ve orada da 11 milletvekili çıkarmış. Yani aşırı sağ yükselirken bir de solda bir küçük hareket var. Bu Solda Gelecek İçin Ekip Partisi’nin ilginç bir yaklaşımı var: 2030 sayısal demokrasi projesi. Özellikle teknoloji üzerinden sol değerleri savunmaya çalışan bir parti bu parti. Doğrusu çok detaylı bakamadım ama aklım da almadı.
Bütün bunlara baktığımızda Japonya’da çok ciddi bir milliyetçi ama aynı zamanda belki muhafazakar neoliberal - neoliberal tabiri burada tam oturmuyor çünkü ciddi bir kamu harcaması angajmanıyla yürütülen bir büyüme politikası da – ama vurgu büyük ölçüde milli muhafazakar, yabancıya karşı kapalı ve askeri açıdan da Japonya’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonra benimsediği saldırı amaçlı askeri harcama ve yatırım yapmama politikasına son verme dönemi gibi yaşanacak. Yakın zamana kadar ABD böyle bir dönüşüme Japonya’da sıcak bakmıyordu ama şimdi, Donald Trump ile beraber bu tür politikaların önü bütünüyle açılmış durumda elbette.
Ö.Ö.: Benzer bir durum Almanya için de söz konusuydu. Zaten bir süreden beri Almamya ve Japonya, II. Dünya Savaşı’ndan sonra orduya ‘sahip olmayan’ iki ülke diye geçiyor ancak Almanya bir süreden beri zaten yeniden silahlanmaya başlamıştı.
A.İ.: Evet, bir süreden beri.
Ö.Ö.: Japonya da o yolda o zaman?
A.İ.: Evet, Japonya mesela saldırı silahlarını ihraç etmeme kararını uygulamıştı ancak onun da gündemden kalkması söz konusu Ülke, ihracatçı da olmayı düşünüyor aynı zamanda. Buradan isterseniz bu milliyetçi muhafazakar büyük dalganın karşısında Portekiz’deki seçimlere gelelim.

Portekiz’de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu yapıldı. Portekiz sosyalist partisinin eski genel sekreteri, 10 yıldan beri siyaseti bırakmış olan António José Seguro, büyük bir farkla oyların %66’sını alarak ikinci turda cumhurbaşkanı seçildi. Karşısında aşırı sağ partinin yani Portekiz’in 2019’da ortaya çıkan ve hızla yükselen aşırı sağ partisi Chega’nın - Yeter Partisi’nin - adayı Andre Ventura vardı. Varda, oyların geri kalanını yani %33’ünü aldı. Açık biçimde ikinci tura adayı kalmayan sağ partiler José Seguro’ya açıkça destek vermediler ama diğer yandan seçmenleri bu verilmeyen desteği vermişler gibi gözüküyor çünkü Ventura’ya açıkça destek veren partilerden bile seçmen kayışı çok sınırlı olmuş gibi gözüküyor.
António José Seguro, ılımlı bir cumhurbaşkanlığı profili çizeceğini yani meclisteki şu anda sağ ittifakın oluşturduğu hükümetle uyumlu çalışacağını ümit ettiğini belirtti. İlginç bir döneme giriyor Portekiz çünkü soldan gelen ve çok ciddi bir destekle seçilen cumhurbaşkanı. Ancak yetkileri sınırlı elbette. Portekiz’de tam anlamıyla bir parlamenter demokrasi, başkanlık rejimi ya da yarı başkanlık rejiminden söz etmek mümkün değil ve büyük bir çoğunlukla seçilen sosyalist cumhurbaşkanı, iktidardaki sağcı ittifakı bir şekilde ayakta tutarak aşırı sağ tarafından absorbe edilmesini, aşırı sağ ile ittifak yapmak zorunda kalmamasını sağlamakla yükümlü gibi gözüküyor. Bu da aşırı sağa karşı sosyalist cumhurbaşkanı ile sağcı başbakanın birlikte çalışması anlamına geliyor. Şimdiye kadar böyle bir şeyi kesinlikle yapmayacaklarını dile getirseler de iktidardaki demokratik ittifakı oluşturan iki sağ parti, aşırı sağın temalarını benimseyerek aşırı sağ seçmenleri kendilerine çekme politikası yürütecekler. Bunu da çeşitli ülkelerdeki tecrübelerden biliyoruz yani aşırı sağın daha da yükselmesinin en güvenli yolu bu. 230 milletvekillik demokratik ittifakın mecliste sadece 88 milletvekili var, dolayısıyla azınlık hükümeti ve kanunları kâh Chega’yla yani aşırı sağla, kâh sosyalist partisi ile ittifak yaparak yürütüyor.
Diğer yandan Andre Ventura çok ciddi biçimde güvenlik sorunlarını dile getiriyor, Portekiz’de artık çok ağır bir sorun olan konut sorununu gündeme getiriyor. Bunun gündeme gelmesindeki en büyük etken, Portekiz’de kentlerde ev sahiplerinin, mülk sahiplerinin bazı kuruluşlar aracılığıyla uzun vadeli kira vermek yerine turistlere veya kısa dönem ev kiralayanlara evlerini kiraya vermeleri. Burada çok ciddi bir konut politikasına ihtiyaç var yani bu durumu sınırlayan bir konut politikasına ihtiyaç var. Tabii bir de Portekiz’in yabancılara altın vize vererek konut almaları. Portekiz’de konut alan yabancılara altın vize vererek yabancılara yönelik çağrıya da artık son verilmesi gerektiğini dile getiren bir aşırı sağ hareket var. Ventura’nın sloganlarından biri ‘Portekiz’de nüfus ikamesi yaşanıyor’. Bu ne demek? ‘Gerçek Portekizlilerin nüfusu azalıyor, onun yerine dışarıdan nüfus getiriliyor.’ Bu Kürt kökenli ailelerin doğuda çok daha fazla çocuk yaptıkları iddiasıyla Türkiye’de zaman içinde bir nüfus ikamesi olacak diye ortaya çıkan ırkçı, milliyetçi çevrelerin söylediklerini çok hatırlatıyor.
Ö.M.: Evet, bu bütün ülkelerde de sık sık rastlanan bir şey değil mi?
Ö.Ö.: ‘The Great Replacement Theory’ deniliyor.
A.İ.: Evet, bu bir Fransız yazarın geçmişte dile getirdiği bir kavramdı; ‘Büyük İkame’ yani ‘Great Replacement’. Bu büyük ikame kavramı, şu anda göçmen konusuyla beraber Portekiz’de ve ayrıca Suriye ile beraber Türkiye’de devreye girdi. Ondan önce Kürtlerle ilgiliydi biliyorsunuz Türk ırkçılarının endişeleri. Bu Portekiz’deki gelişmeler şimdilik yatışmış gibi gözüküyor ama aşırı sağın bu yükselişi Portekiz’de olmamakla beraber İspanya’da da kendini göstermeye devam ediyor. Şunu da hatırlatmak lazım; Chega, son milletvekili seçimlerinde 60 milletvekili seçtirerek Portekiz’de milletvekiline sahip olan ikinci büyük parti haline geldi. Portekiz’de aşırı sağın beş, altı yıl zarfındaki inanılmaz yükselişi az buz değil. 2019’da iki milletvekilinden şimdi 60 milletvekiline çıkmış ve ikinci parti olmuş durumda Chega ve bu, şu bakımdan ilginç ki daha önce de belirtmiştim; 2010’ların sonuna kadar Portekiz, Avrupa’nın istisnası olarak gösteriliyordu yani içinde aşırı sağ partinin dikkate alınmayacak kadar küçük olduğu, etkisiz olduğu, %1’lerin altında oy alabildiği yegâne ülke olarak gösteriliyordu ancak bu Portekiz istisnası da son beş yılda son buldu. Portekiz’den sonra isterseniz yine Avrupa’da kalalım.

Birleşik Krallık’ta Epstein dosyalarının ortaya çıkmasının yarattığı büyük skandal sadece kraliyet ailesine değil, aynı zamanda iktidardaki işçi partisi hükümetini de zor duruma düşürdü çünkü Tony Blair’in en yakın çalışma arkadaşlarından biri olan, bu ‘üçüncü yol’ kavramının, politikasının 1990’ların ikinci yarısında uygulanmasını savunan, hatta düşünürlerinden biri olan Peter Mandelson, Keir Starmer tarafından geçtiğimiz 2024 yılının sonunda Washington’a büyükelçi olarak atanmıştı. Mandelson, bundan önce işçi partisi hükümetinden yanılmıyorsam 1997 ya da 1998’de ya da 2001’de iki defa yolsuzluk skandalları nedeniyle - yolsuzluk veya kuralsızlık yani ikisinin arasında gidip gelen iddialar bunlar - istifa etmek zorunda kalmıştı ve kendisi kamu ahlakı açısından çok parlak birisi değildi. Mandelson’ın Epstein ile ilişkilerinin olduğu biliniyordu ancak buna rağmen Başbakan Keir Starmer, Mandelson’ı Washington büyükelçisi olarak atadı. Bu işçi partisi içinde bile pek hoş karşılanmamıştı.
Geçtiğimiz Eylül ayında, Epstein dosyalarının ilk ortaya çıktığı dönemde paldır küldür Keir Starmer, Peter Mandelson’ı büyükelçilikten geri almak zorunda kaldı. En büyük kısmı geçtiğimiz haftalarda ortaya çıktı biliyorsunuz ama Eylül ayında ilk dosyalar ortaya çıkmaya başlamıştı ve Mandelson’ın Epstein ile sadece çıkar alışverişi - kız çocuklarının cinsel tacizi konuları yok zannediyorum - yani hükümetin almaya hazırlandığı kararlarıyla ilgili 1990’ların sonunda kendisi hükümetteyken Epstein’e bilgiler verdiği ortaya çıktı. Son derece vahim bir iddia bu tabii.
Ö.M.: Skandallar zincirinin artık son noktası!
A.İ.: Evet yani casusluk gibi ele alınabilir. Zaten iç güvenlik örgütü MF5, Peter Mandelson hakkında soruşturma açtığını bildirdi. Mandelson’un bu Washington büyükelçiliğine atanmasını Keir Starmer’e dayatan, en azından ısrarla öneren ve bu kararın alınmasında hemen hemen en büyük payı olan kişi ise Starmer’in başbakanlık genel sekreteri veya özel kalem müdürü olarak çalışan Morgan McSweeney, geçtiğimiz gün istifa etti. McSweeney, “Sorumluluğu üzerime alıyorum, Peter Mandelson’ın Washington büyükelçisi olarak atanmasında benim hatam var,” diyerek istifa etti. Ancak bu, işçi partisi içinde Starmer’in istifa etmesi gerektiği kampanyasını yavaşlatmış değil.
Ö.M.: Ufak bir ilavede bulunayım izninle; Morgan Mcsweeney için aslında politikadan hiç anlamayan, beceriksiz olduğu belirtilen Başbakan Keir Starmer karşısında “Aslında gerçek, fiili başbakanımız oydu’ diye yazılar yazılıyordu.
A.İ.: Tabii. Zaten bu son seçimlerde işçi partisinin beklenmedik büyük başarısı, 400’den fazla milletvekili almasını sağlayan Keir Starmer’dan ziyade Morgan McSweeney’nin rolü var.
Ö.M.: Evet. Şimdi Morgan McSweeney’in gitmesi çok büyük bir şey yaratacak deniyor ve hatta çok tuhaf bir benzetme de yapmış Owen Jones, “Kafası kopan tavuklar çok kısa bir süre için de olsa etrafta dolaşıp kanat çırpabilir. Şimdi Keir Starmer için Morgan Mcsweeney biraz daha kanat çırpacak.”

A.İ.: Evet, Keir Starmer sallantıda zaten ki bir popülaritesi de kalmamıştı. Bitirirken şunu söyleyeyim; Fransa’da da benzer bir skandal oldu ama tabii hükümeti hiç rahatsız eden bir skandal değil bu. François Mitterand’ın ünlü kültür bakanı Jack Lang hakkında Epstein ile kızı ve kendisinin bir vergi cennetinde açtıkları şirketle ilgili kara para aklama ve vergi kaçakçılığı soruşturması başlatıldı. Lang, 86 yaşında olmakla beraber, hâlâ yönetmeye devam ettiği Arap Dünyası Enstitüsü başkanlığından paldır küldür istifa etmek zorunda kaldı. Bir gün öncesine kadar, “Böyle bir şey kesinlikle olmayacak,” diyordu Lang.
Jack Lang hakkında cinsel bir şey yok, daha çok hoş olmayan dünya kadar bilgi var. Kesinlikle inanılmaz eli sıkı, hani Türkiye’de bir tabir vardır ya, ‘cebinde akrep olan insan’ türü kendisi. Çeşitli lokantalar 10 yıllardan beri Lang’den para alamadıklarından şikâyet ediyorlarmış.
Bunu burada bitirelim, bir küçük hatırlama yapacaktım ama vaktimiz kalmadı. ABD’de de Teksas’ın ünlü A&M Üniversitesi, felsefe hocasının okuma kitapları arasında Platon’un Şölen kitabının yer almasını yasakladı.
Ö.M.: Uygundur.
A.İ.: Irk ve cinsiyet ideolojisi öğretilmesi yasaklandığı için Şölen kitabı da bunlara dahil oluyormuş.
Ö.M.: M.Ö. 2500 yıl önce.
A.İ.: Evet, ABD Pan Club, 2023-24 yılları arasında 4 bin 231 başlığın yasaklandığı, 2024-25 arasında ise 23 eyalette 6 bin 870 kitabın üniversite veya okullara girmesinin yasaklandığını ilan etti. Bu son derece vahim bir gelişme aynı zamanda.
Ö.M.: Bu haberi ileride biraz daha ayrıntılı olarak takip etmekte yarar var.
A.İ.: Evet, takip etmemiz gereken bir şey.
Ö.M.: Çok teşekkürler Ahmet.
A.İ.: İyi günler.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.


