Türkçedeki en acımasız deyimlerden biri olabilir bu. İnsanın elindekiyle, ihtiyaç duyduğu arasındaki trajikomik uyumsuzluğu anlatıyor. Kafan kel ama elinde dünyanın en güzel tarağı var. Aslında düşününce, biraz hepimizin hikâyesi bu. Elimizdekiyle ihtiyaç duyduğumuz ayrımını yapabilmeye çok uzağız zaten. Özümüzden iyice uzaklaşmış vaziyetteyiz çünkü.
Çocukluğumuzdan beri bize satılan bir hikaye vardı. Önce çalışırsın, sonra kazanırdın. Önce güvenliğini sağlarsın, sonra yaşardın. Maslow’un piramidi bile böyle çizilmişti. En azından yalandan da olsa “merak etme, kurallara uyarsan hayatın garanti” fikri vardı. Bu sahte garanti duygusuyla bir şekilde harekete geçiyorduk. Şimdi o yalan bile yok elimizde.
Ev sahibi olmanın on yıllar sürdüğü, keyifli bir emekliliğin sadece masallarda kaldığı, maaşların daha hesaba yatmadan eriyip gittiği bir dünyada; bize yukarılardan verilen o “önce her şeyi yoluna koy, sonra yaşarsın” tavsiyesi artık garip kaçmıyor, düpedüz komik duruyor. Küresel kapitalizm bize artık güvenli bir gelecek sunamıyor. Hayatı erteleye erteleye, yaşayacak hayatımız kalmıyor. Bize sunduğu tek şey, sonu gelmeyen bir hayatta kalma mücadelesi.
Saçımız yok. Ama elimizde çok güzel taraklar var. Her hafta değişen mikro trendler, cilt bakımı rutinleri, “mutlaka sahip olmalısın” listeleri... Küresel sistem sanki bize şunu söylüyor: “Sağlam bir gelecek veremem ama çok güzel oyuncaklar verebilirim.” Ekonomistler buna ‘Doom Spending’ diyor, yani Kıyamet Harcaması. Geleceği satın alamayan dünya gençliği, haklı olarak bugünün mikro lükslerine sığınıyor.
Gelelim bu global istikrarsızlığın bizim hayatlarımızda açtığı en büyük cepheye: Kariyer. Çünkü bu öngörülemezlik sadece cüzdanımızı değil; her sabah kalkıp ne için uğraştığımızı, ne uğruna bu kadar zaman ve emek harcadığımızı da doğrudan vuruyor.
Bugün artık “büyük kurumsallarda merdivenleri tırmanmak”, eski jenerasyonun bize öve öve bitiremediği ‘kariyer yapmak’ hikayesi giderek anlamını yitiriyor. Bu yüzden bizim kuşak radikal bir strateji geliştirdi: “Dışarısı bu kadar kontrolsüzken, neden başkasının gemisinde kürek çekeyim? En azından kendi küçük dünyamı kurarım, kendi işimi yaparım.” Son zamanlarda da bu girişimlerin birbirini desteklediği daha görünür olduğu yapılara mutlaka rastlıyorsunuzdur.
Burada ne kurumsalın koridorlarında bir parça düzen aramaya çalışanları küçümseyebiliriz, ne de kendi işini kurup veya nispeten daha butik yapılara dahil olup o dalgalarla tek başına boğuşmayı seçen bizleri hayalperestlikle suçlayabiliriz. İkisi de bu delirme çağında delirmemek için seçtiğimiz iki farklı meşru yol.
“Hatta hayata her anlamda çok daha şanslı, çok daha yukarılarda başlamış, imtiyazlı dediğimiz insanlar bile dışarıdan görünmeyen başka bir hapishanenin, başka sancılı uğraşların içinde. Onlar da o bulundukları poziyonları korumak, kendilerine miras kalan devasa beklentilerin altında ezilmemek için ayrı bir savaş veriyorlar. Dışarıdan bakınca her şeye sahipler gibi görünüyor ama içeride, ‘ya her şeyi kaybedersem, ya bir gün aşağı düşersem’ korkusuyla zehirlenmiş vaziyetteler. Başarıları kendilerine ait değilmiş gibi bir suçlulukla, başarısızlık ihtimalleri ise bir felaketle eşdeğer.
Yani sistem hepimizi farklı odalarda, farklı sosyoekonomik katmanlarda ama aynı varoluşsal dertle kilitliyor. Hayata başladığımız yerler farklı olabilir ama her birimizin saçını döken başka bir rüzgar var. Birinin kafası yokluktan kel kalıyor, diğerinin saçları zirvede kalma baskısından ve kaygısından dökülüyor. Ama günün sonunda ne büyük ünvanlarımız ne o sevimli butik markalarımız ne de ayrıcalıklarımız bizi yarının belirsizliğinden kurtaramıyor. Ne yaparsak yapalım, aslında hepimiz aynı gemideyiz ve altımızda aynı fırtınalı deniz var. Hepimiz aynı çağın çocuklarıyız.
Bugün global olarak para kazanma yolları spekülatif hale geldikçe; “değerli” diye nitelendirdiğimiz her şeye bakış açımız kökünden sarsılıyor. Bir zamanlar emek, zaman ve kalıcı değer arasında organik bir bağ vardı; şimdi o bağ kopmuş durumda. Küresel ekonomiler o kadar volatil ki, artık hiçbir uzun
vadeli uğraşa, hiçbir büyük projeye gerçekten “invest etmeye”, yani zaman ve ruh yatırmaya meyilli olamıyoruz. Çünkü yarının ne getireceği meçhul.
Paranın değer kaybetmesi gibi, geleceğe dair kurduğumuz hayallerin de değeri düştü. Bir zamanlar bir hayatı anlamlı kılan ‘büyük hedeflerimiz’ (40 yıl aynı şirkette çalışmak, bir evi miras bırakmak), bugün sadece birer ‘itibar enflasyonu’. Dünya bize kalıcı anıtlar dikecek arsa da bırakmadı; biz de mecburiyetten geçici çadırlar kuruyoruz. O butik markalar, o podcast’ler, hap gibi kısa yazılarımız bizim çadırlarımız. Kalıcı değiller ama fırtınada içeriyi sıcak tutuyorlar.
Para artık ter dökerek, tuğla üstüne tuğla koyarak kazanılan bir şey olmaktan çıkıp, doğru dalgayı yakalama ve spekülasyon oyununa dönüştüğünden beri; kendi hayatlarımıza da birer ‘kripto para’ muamelesi yapmaya başladık. Değerimiz anlık inip çıkıyor. Hayatımızı inşa etmiyoruz, hayatımız üzerine kumar oynuyoruz. Bu yüzden hiçbir şeye kök salamıyoruz; çünkü kök salmak, toprağın yarın orada olacağına inanmayı gerektirir.
Artık ideallerimiz konusunda çevremize karşı ısrarcı bile olamıyoruz. Çünkü o ideallerin sorumluluğunu alacak gücü kendimizde bulamıyoruz; bir süre sonra harcadığımız emeğin de, o idealin kendisinin de bir karşılığının olup olmayacağı meçhul.
Peki neden bu hale geldik? Neden kimse artık kalıcı bir değer üretmek için ter dökmüyor?
Bildiğimiz kadarıyla bir şeyin kalıcı olabilmesi için en büyük ölçüt nitelikti. İyi olan, derin olan, emek verilen şey zamana direnirdi. Bugün oyunun kuralları tamamen değişti. Şu an dünyanın en dahi, en kusursuz işini de ortaya koysan, yıllarını verip büyük umutlarla bir iş de kursan; hepsi en fazla iki üç sene dayanabiliyor. Çünkü sistem artık nitelikle değil, vahşi bir hız ve sirkülasyonla besleniyor. Emek verdiğin o şey, ya o sonsuz dijital akışın içinde birkaç saniyede yok olup gitmeye ya da pazarın acımasız çarkları arasında hızla tüketilip önemsizleşmeye mahkûm. İşte bu yüzden kalıcılık bir ideal olmaktan çıkıp bir enayilik standardına dönüştü. Tırnak içinde söylüyorum bunu.
İşin en korkunç tarafı, bu durum tüm toplumsal ahlak yapısını da kökünden değiştiriyor. Geleceğe inancını kaybeden insanın ahlakı, kaçınılmaz olarak “vurgunculuk” üzerine kuruluyor. Bugün en alt katmandan en tepeye kadar herkes, o an ne trendse ondan bir vurgun yapma, pay kapma peşinde. Bakıyorsunuz, çok satan zincir kahve markalarından, aniden matcha satışları patlayan kafelere kadar her yer aynı refleksle hareket ediyor: “Zemin zaten kaygan, yarın ne olacağı meçhul, o yüzden şu an ne akıyorsa onu kapalım, heybemizi doldurup kaçalım.” Herkes kendi mikro-vurgununun peşinde. Çünkü uzun vadeli bir emeğin karşılık bulacağına dair kolektif inanç tamamen öldü. Ortada bir gelecek güvencesi kalmayınca, ahlak da sadece ‘bugünü kurtarma’ stratejisine indirgeniyor.
Öncelik on yıl sonra oturacağım evin peşinatı değil; bu akşam beni yataktan kaldırıp yaşama şevki verecek küçük zevkler. Yani önceliği ekonomik rasyonaliteye göre değil, psikolojik sağkalıma göre belirlemek durumundayız.
Evet, hayat zor, gelecek belirsiz. “Ben bu kahveyi ya da bu konseri dertlerimi unutmak için tüketmiyorum. Ben bunu, o dertlerle mücadele edecek, o işi kuracak, o hayatı yaşayacak gücü ve neşeyi kendimde bulabilmek için, o hayatiyeti sürdürebilmek için kendime hak görüyorum” söylemlerinde bulunuyoruz.
Fakat “Hak Görmek” ile “Hak Sahibi Olduğunu Sanmak” arasında incecik ama çok önemli bir çizgi var.
Bugün güncel psikolojide narsisizmle de bağdaştırılan bir “her şeye hakkım var” çılgınlığı var biliyorsunuz. “Ben her şeyin en iyisine layığım, dünya bana borçlu” diyen kişisel gelişim retorikleri... Bahsettiğimiz şey bu narsistik körlük değil.
Bugünün insanı olarak tehlikeli bir tuzağa düştük: Sırtımızı “oh nasılsa hiçbir şey kalıcı değil, her şey iki üç seneye batıyor veya akışta kayboluyor” bahanesine yaslayıp konforlu bir eylemsizliğe gömüldük. Mesela harika bir fikriniz var; derinlikli bir yazı dizisi yazmak ya da yepyeni bir iş kurmak istiyorsunuz. Tam başlayacakken “Aman, ne gerek var? Şimdi o kadar emek vereceksin, iki sene sonra algoritma değişecek ya da ekonomi patlayacak, harcandığınla kalacaksın.”
İşte sistemin bu geçiciliğini, kendi korkularımızın ve tembelliğimizin kalkanı yapıyoruz. “Sistem böyle” diyerek emek vermekten, kendimizi inşa etme sorumluluğundan kaçıyoruz. Peki, ee, ne olacak böyle? Madem bu çağ kalıcı değil, o zaman her şeyi bırakıp sadece birer izleyici mi olacağız?
Açıkçası, böyle bir dönemde ne yapılması gerektiğine dair büyük, kusursuz bir reçete yok elimde, hepimiz gibi benim için de her şey meçhul. Benim işim garanti diyen de yalan söyler veya zaten bir yalanın içinde yaşıyordur onu rahatsız etmeyelim. Bu delirme çağında yapabileceğim maksimum şey, belki de sadece karşı tarafta küçük bir farkındalık alanı açabilmek.
Eğer bu sonsuz ve acımasız akışın içinde gözden kaçan küçük bir sahicilik kırıntısı varsa ve bu bölüm birey bazında o kırıntıyı kurtarmaya, bizi o konforlu eylemsizlikten çıkarıp yeniden harekete geçirmeye hizmet edebildiyse; ne mutlu bize.

